Eğitim Bilim ve Kültür Tarihi

Eğitim Bilim ve Kültür Tarihi

Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak istenilen yönde değişme sürecidir.

Kültür, toplumu oluşturan ve insanın öğrendiği; tarih, bilgi, ahlak, sanat, gelenek, görenek, yetenek, beceri vb. davranışları içine alan büyük bir birikimdir.

Eğitim tarihini incelediğimizde genel anlamda iki tür yol ayrımından, iki tür başlangıçtan söz edebilmek mümkündür.

Birincisi: insanların kendilerinin türetip-ürettiği yontma taş ve cilalı taş devri gibi arkeolojik çalışmalar ve geçmiş yaşantılar yoluyla edindiğimiz evrim teorisiyle de desteklenmeye çalıştığımız eğitim ve kültür tarihimiz.

İkincisi: Vahyin rehberliğinde edindiğimiz Nebi/Elçiler aracılığıyla bize bildirilen başlangıç/yaradılış, eğitim ve bilim tarihimizdir. Tabii ki ikincisi birincisinden üstündür. Binicisi türetilmiş, ikincisi evreni yaratan yaratıcı, tarafından vahyedilmiştir.

Rabbinin adıyla oku; yaratan odur. O insanı alaktan[1] yaratmıştır. Oku. Rabbin sonsuz ikram sahibidir. O, kalemle öğretmiştir. İnsana bilmediğini öğretmiştir.[2](Alak/1-5)

Gökleri ve yeri, örneksiz yaratan O’dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi onun için sadece “Ol!” der, o şey oluşur.[3](Bakara/117)

“İnsan (ile dünyanın kuruluşu) üzerinden uzun bir zaman geçti[4]  değil mi? Bu süre içinde o, hakkında bilgi olan bir şey değildi.[5](İnsan/1)

Kur’an’daki ayetlerden anlayacağımıza göre, eğitim yaradılışın başlangıcından beri süregelen bir olgudur.

Yaratıcının verdiği ilim kadar bilgi sahibiyiz. İnsanoğlu bir konu hakkında hiçbir şey bilmiyorsa, ilk önce yapacağı şey o şeyi isimlendirmektir. İnsan, sınırlandıramadığı ve tanılandıramadığı şeyi anlamlandıramadığı için algılayamaz. Bu yüzden bir şeyi tanılandırabilmemiz için önce o şeyi isimlendirmemiz gerekir. İsimlendirebilmek için de o yetiyle yaratılmış olmamız gerekmektedir.

Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık yaratıyorum.”[6] dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.”[7] dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.(Bakara/30)

Âdem’e her varlığın ismini (neye yaradığını) öğretti,[8]   sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi.(Bakara/31)

Melekler, “Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler.(Bakara/32)

Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini (neye yaradıklarını) söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını [9]  (gizlisini, saklısını) bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı da[10] bilirim.” dedi.(Bakara/33)

Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden[11] oldu.(Bakara/34)

Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi.(Araf/12)

Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve o insanı (Adem’i) yaratmaya çamurdan başlayan O’dur.(Secde/7)

Sonra onun soyunu bir özden; zayıf bir sudan yaratmıştır.(Secde/8)

Sonra (organlarını tamamlamış) dengesini kurmuş ve ona ruhundan üflemiş [12]; (böylece) size dinleme, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. (Bu yetenekleri) Ne kadar az değerlendiriyorsunuz! (Secde/9)

Bir gün Sahibin meleklere “Balçıktan bir beşer yaratıyorum” dedi.(Sad/71)

Organlarını tamamlayıp içine ruhumdan üfleyince ona secde edin.(Sad/72)

Bütün melekler birlikte secde ettiler.(Sad/73)

İblis secde etmedi, büyüklendi ve emri görmezlikten gelenlerden (kâfirlerden) oldu.(Sad/74)

Allah ona dedi ki: “İblis, elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen ne oldu? Büyüdün mü, yoksa kendini yüce görenlerden mi oldun?”(Sad/75)

İblis şöyle dedi: “Ben ondan iyiyim; beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.”(Sad/76)

Allah: “Buradan (Mele-i A’lâ’dan)[13] çık; sen taşlananlardansın. Sad/77)

Hesap verme gününe kadar lanetim senin üzerinde olacaktır.” dedi.(Sad/78)

İblis dedi ki: “Rabbim, yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver.”(Sad/79)

Allah: “Sen, süre verilenlerdensin; (Sad/80)

O belli güne kadar bekletileceksin.” dedi.(Sad/81)

İblis dedi ki: “Öyleyse senin gücüne yemin olsun ki, onların hepsini aşırılığa sevk edeceğim; hayallere daldıracağım. (Sad/82)

Ama Sana kul olanlara, onlardan samimi olanlara bir şey yapamam.”(Sad/83)

Allah dedi ki: “İşte bu gerçekleşir! Ama şu sözüm de gerçekleşecektir: (Sad/84)

“Cehennem’i senden yana olanla ve onlardan sana uyanlarla dolduracağım.” (Sad/85)

Derisini elbise ile kapatan tek canlı insan olduğu için İblis, onu beşer yapan şeyin elbisesi olduğunu anladı ve ona göz dikti. Kendisi Allah’ın emrine karşı gelince melek olma görevinden atıldığı için Âdem’in emre uymamasını sağlarsa onun da beşer olmaktan çıkarılacağını düşündü. Çünkü Allah’ın verdiği “şu ağaca yaklaşma” emrini sırf elbiselerini soymak için çiğnetmeye çalıştı.

Bunu anlatan âyetler şöyledir: [14]

“Şeytan vücudunun örtülü olan yerlerini açtırmak için onlara şöyle vesvese verdi:  “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece hükümdar (saltanat sahibi)  olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir. (Araf/20)

”Onlara yemin etti: “Ben ikinizin de iyiliğini istiyorum.” dedi. (Araf/21)

Böylece onları kandırıp değerlerini düşürdü. İkisi de o ağaçtan tadınca kendilerine edep yerleri gözüktü. Bahçedeki yaprakları üst üste koyup örtünmeye başladılar. (Araf/22)

Âdemoğulları için elbisenin çok önemli olduğunu gösterir: Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek elbise verdik. Takva (korunma)[15]  elbisesi ise daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetleridir, belki düşünürler.(Araf/26)

“Ey Âdemoğulları! Şeytan ana-babanızı yaktığı gibi sakın sizi de yakmasın. Çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırmış ve onları o bahçeden çıkarmıştı. O ve onun gibiler, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz Şeytanları inanmayanların dostları yaptık.” (Araf/27)

“Nebîmize verilen ilk emirlerden birinin elbisesiyle ilgili olması da önemlidir: “Ey örtüsüne bürünen kişi! Kalk da insanları uyar. Rabbinin büyüklüğünü anlat. Elbiselerini tertemiz tut. Pis şeylerden uzak dur.” (Müddessir/1-5)

Ey İnsanlar! Atanızı bir tek nefisten[16] yaratan, eşini de o nefisten yaratan, o ikisinden pek çok erkeği ve kadını üreten Sahibinizden çekinerek kendinizi koruyun.  Birinden bir şey isterken adını andığınız Allah’a, bir de akrabalık bağlarına saygılı olun. Allah sizi gözetlemektedir.(Nisa/1)

 Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanıyasınız diye oymaklara ve boylara ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, Allah’tan en çok çekinenizdir. Her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.(Hucurat/13)

Dönüp topluca huzuruna varacağınız O’dur. Bu, Allah’ın verdiği sözdür; gerçekleşecektir. O, ilk önce yaratır, sonra yaratmayı tekrarlar. Bu, inanıp güvenen ve iyi iş yapanlara çalışmalarının karşılığını hakka uygun şekilde vermek içindir. Ayetleri görmezlikten gelenler de bu kâfirliklerine karşılık kaynar sudan bir içecek ve acıklı bir azap ile karşılanacaklardır.(Yunus/4)

Yaratmayı başlatan, sonra da tekrarlayan odur. Tekrar yaratmak onun için daha da basittir. Göklerde ve yerde en üstün örnekler O’na aittir/Onunkilerdir. O güçlüdür, doğru karar verir/verendir. (Rum/27)

Sizi topraktan yarattık, yine toprağa çevireceğiz ve bir kere daha sizi topraktan çıkaracağız.(Ta-ha/55)

Kimileri şöyle der: Yani toprağın içinde kaybolduğumuzda yeniden yaratılacağız öyle mi?" Aslında göze alamadıkları Rableriyle yüzleşmektir.(Secde/10)

Evrenin ve âdemin yaratılışı ile ilgili vahyin dışın da yazılmış Gılgamış, Türeyiş, Maya, İnka, Sümer, Babil ve Mısır’a ait mitolojiler, efsaneler, hikâye ve masallar kültürel yolla nesilden nesle eğitim yoluyla aktarıla gelmiştir.

Keşifler tarihi sonucun da keşfedilen Maya, İnka, Sümer, Babil, Mısır vb. uygarlıklarının evren hakkında ki bilgilerinden yola çıkarak, kültürel alt yapılarının varlığını ve iyi bir eğitim sistemine sahip olduklarını ileri seviyede matematik bilgisine sahip olmalarından anlıyoruz. Sümer’den aldığı evren bilimini geliştiren Batlamyus’un evren modeli çağlar boyu Kopernik’ten, Galileo’ya kadar bilim tarihimizin temelini oluşturmuştur. Kopernik’in Güneş merkezli evren modeline Akadlar da sahipti… (British Müzesi’nde bulunan disk bunu teyit etmektedir.)

Ayrıca, Batı Tibet’te bulunan Naccallar, Meksika’da bulunan tabletler[17] ve Ebla tabletleri[18] Prototürklerin astrofizik bilgilerinin yazılmış olduğu tabletler[19]’in, tercüme edilmesiyle günümüz insanının ürettiği bilimi kutsayanlar anlamalıdırlar ki "Atalarımız hiçte öyle cahil insanlar değillerdi...”

Âdem, Evrim teorisinde savunulanın (homo habilis, homo eractus, homo sapiens) aksine yaşama bilgili bir varlık olarak başlamış, Alak suresi ve Rahman suresinin ilk Ayetlerinden de anlaşılacağı gibi Adem’in ilk öğretmeni, O’nu yaratan Rabbi olmuştur. Çağlar boyu insan, yaparak bilmiş ve yaptıkça daha çok bilen bir varlık olmuştur. Bilme ve yapabilme yetisine/becerisine sahip olarak yaratılan insan, yaparak öğrendiklerini nesilden nesle aktarmış bu saye de; İnsanoğlu Medeniyetler Tarihi’ndeki yerini almıştır.

Günümüzde, yazılı tarih Herodot’la, felsefe tarihi ise Thales’le başlatılır. Thales’ten önce felsefeyle uğraşan herhangi bir filozofun yazılı olarak varlığına rastlanamamaktadır. Thales’le başlayan evrenin başlangıç şartlarında oluşan ilk “Arkhe” Tartışmaları başlangıç, ilk olan, köken, ilk neden, yönetici ilke, sorunu, kısaca varlığın “ ilk ilkesinin“ ne olduğu sorunu Yunanlı filozoflar tarafından tartışılmıştır. Yunanlı Filozofların tartışmalarına zemin hazırlayan her hangi dini bir metne ya da bir kitabın varlığına rastlanmamaktadır. Doğa filozoflarının ele alıp çözmeye çalıştıkları sorunlara genel olarak baktığımız da maddi bir öğeye dayanarak doğadaki “oluşumu, değişimi” bir dayanışma içerisinde açıklamaya çalıştıklarını görürüz.

İlk çağ filozofları evrenin içinde zorunlu olarak bir zihin, us, nous gördüklerinden evrenin anlaşılabilir, açıklanabilir, olduğunu düşündüklerinden, doğa filozofları maddi öğeyi her neyle özdeşleştirirlerse özdeşleştirsinler, yaşamdan ölüme, değişimden kalıcılığa, varlıktan yokluğa, her şeyi birbiriyle ilişkili bir bütünlük içinde bir dayanışma içinde anlaşılır, açıklanır kılmayı amaçlamışlardır.

Evrendeki her şeyin kendisinden yapılmış olduğu ilk neden ya da ilk Arkhe (özdek) olarak ileri sürdükleri su, hava gibi Arkhe’yi canlı olarak düşünmüşlerdir çünkü onlara göre bu Arkhe yaratıcıdır ve bütün varlıklar bu ilk Arkheden (özdek) yaratıldı, demişlerdir. Doğa filozofların tartıştığı konulardan sonraki filozofların eksen tartışmaları ise doğruluk ve yanlışlık üzerine olmuştur.

Biz neyi biliyoruz? Nasıl biliyoruz? Nereden biliyoruz?  Gibi sorulara cevap/lar aramışlardır.

Platon’un açtığı Academy’de ve Aristo’nun açtığı Lykeon’da bu amaçla eğitim verdiklerini biliyoruz. Platon, İdealizmin, Aristo, Realizmin savunucusu ve kurucusu olmuştur. Filozofların tek tek savunduğu ideolojileri anlatmak bu makalenin konusu olmamakla beraber açtıkları eğitim kurumları bu makalenin konusu dâhilindedir. Mısır, Osiris dinine bağlı aldığı eğitim ve daha sonra Mısır’ın Babil tarafından işgali ile gittiği matematik ülkesi Babil’de aldığı eğitimin sonucu olarak Pisagor’da sayılara çok önem vermiştir. Mısır ve Babil’de aldığı eğitimi 34 yıl süren Pisagor Yunanistan’a dönmüştür ancak Apollon rahiplerine fikirlerini kabul ettirmekte güçlük çekince İtalya’ya geçmiştir. Kraton’da öğretisini sunduğu kendi felsefe okulunu açmıştır.[20] 

Sokrates ve Sokrates sonrasındaki filozofların amacı insanın kendisini, beden ve ruh göçüne köle olmaktan kurtarmaktır… Reenkarnasyona inanılan Yunan’da, Tarihçi Herodot’un da söylemiyle “Yunan her şeyini Mısır’dan almıştır.” Antik Yunanda da tıpkı, Antik Mısırda ki gibi çok Tanrılı bir inanç sistemi vardı…

Kültürlerin geçiş yollarını, etkileşimlerini ve ayak izlerini takip ettiğimiz de toplumların; birbirlerini, düşünsel ve yaşamsal olarak etkilediklerine şahit oluyoruz. Kültürel aktarım da ancak eğitimle mümkündür. Günümüzde de eğitimin amacı, kültürel birikimi nesle olduğu gibi aktarmaktır.

Eğitim, kültür ve felsefe ilişkisi çok boyutluluk gösteren bir olgudur. Bir bakıma felsefe eğitimin temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Kimin niçin, nerede, ne kadar nasıl eğitileceği ve nasıl değerlendirileceği siyasal, sosyal ve ekonomik boyutlu sorulardır. Ancak tüm bu sorular ve verilecek yanıtlar özü gereği birer felsefi sorudur denebilir. Kimlerin, nasıl nerede eğitilecekleri günümüz dünyasında da geçmişte olduğu gibi siyasal ve ekonomik kararlardır. Bununla birlikte sorun, soruna bir bakıma nasıl bakılacağıdır. Bu da felsefi bakış ve tercihtir. Eğitim ve öğretim programları bir felsefi çalışmanın ve kabulün ürünüdür. Temeli bir felsefeye dayanmayan hiçbir eğitim sistemi yoktur. Bir bakıma felsefe eğitimin temel yapı taşlarından biridir.

Yunan filozoflar, hakkın da çok fazla bilgi sahibi olmamızın sebebi; İslam filozoflarının Yunandaki eserleri Arapçaya çevirmiş olmalarıdır. İngiliz düşünür Roger Bacon, bu süreçte İslam bilim insanlarının katkılarını şu ifadeyle teslim etmiştir. “Felsefe Müslümanlardan alınmıştır.”[21]

1.Bağdat nizamiye medresesi, dünya da ki yaygın şöhreti ve öncekilerden farklı olarak Devlet himayesinde kurulan ilk medresedir.[22] Nizamiye medresesinde, eğitim veren filozoflar, Yunanlı eserleri, İslami bakış açısıyla yeniden yapılandırmışlardır. Bu yüzden farklı Fıkhi ve Kelâmi tartışmalar, farklı ekolleri ortaya çıkarmıştır diyebiliriz.

Çağlar boyu Doğu ve Batı birbirini sürekli etkileyen bir yapı kazanmıştır. Batıyı etkileyen Doğunun Kültür, Felsefe ve Bilimsel birikimi olmuştur. Doğuyu etkileyen Batının Kültür, Felsefe ve Bilimsel birikimi olmuştur. Küresel köy haline gelen dünyamız da ikisi arasında ki ayırım kalkmak üzeredir.

1274’te modern yüksekokul sisteminin (college system) başlangıcı olarak kabul edilen Merton College’ın (Oxford Üniversitesi) şekillenmesinde ve İngiltere’deki vakıf sistemi ve anlayışının gelişmesinde İslâm dünyasında uygulanan vakıf hukuku ve sistemi etkili olmuştur. Doğu ve Batı dünyasında yüksek eğitim kurumlarının doğuşunu mukayeseli bir şekilde inceleyen George Makdisi, Müslümanların açmış olduğu eğitim ve bilim kurumlarının, örneğin medrese ve rasathanelerin, asırlarca devam eden manastır döneminden sonra Ortaçağ Avrupası’ndaki yüksekokul ve üniversite sisteminin gelişmesine, hatta doktora ve kürsü gibi uygulamalara da kaynaklık ettiğini söylemektedir. Batı dünyasında üniversitenin doğuş tarihi konusunda önemli incelemeleri olan C. H. Haskins, Batı üniversitelerinin Atina ve İskenderiye’nin değil, Paris ve Bologna’nın mirasçısı olduğunu belirtmiştir. Batı ve İslâm dünyasında yüksek eğitimi karşılaştırmalı bir şekilde inceleyen Makdisi is, buradan hareketle şu sonuca varmıştır: “Bologna ve Paris’in de Bağdat’ın mirasçısı olduğu söylenebilir”. Bununla birlikte Antik kültürün klasik dönem Bağdat’ında yüksek eğitim, felsefe ve kültür hayatının şekillenmesindeki katkısı inkâr edilemez bir olgudur. Ancak bu etkileşim ve birikim daha sonra, The First Universities’in yazarı Olaf Pedersen’in de üzerinde durduğu gibi, Avrupa’da yüksek eğitimin hem yapı hem içerik bakımından yapılanmasında rol oynayan en önemli etkenlerden birisi olmuş, katedral ve manastır okullarının zamanla üniversiteye dönüşüm sürecini başlatmıştır.[23]

Diğer taraftan Avrupa’da çeşitli yüksek eğitim kurumlarında Doğu dilleri ve kültürleriyle (Oriental Studies/ Şarkiyât) alakalı dersler -daha sonra Doğu’yla ilgilenmek adeta bir meslek ve tutku haline gelecektir-oldukça erken tarihlerde verilmeye başlanmıştır. XIV. yüzyılın başlarında, dönemin önde gelen beş üniversitesinden biri olan ve Papalığın kalbi sayılan Roma Curia Üniversitesi’nde 1312 gibi erken bir tarihte Arapça, Yunanca ve İbranice gibi Doğu dillerinin öğretildiğini gözlemlemek mümkündür. Fakat bu öğretim bilimsel amaçlı olmamış sadece dinî bir hedefi gerçekleştirmek, misyonerlik faaliyetleriyle Doğu'daki Türklerin ve Yahudilerin din değiştirmesini sağlamak için düzenlenmişti [24]

Üniversitelerin kurulmuş amaçlarında ki farklılıklar zaman içerisinde her ne kadar değişim göstermiş ve tekrar yapılandırılmış olsalar da her üniversitenin belli bir inanç sistemi/belli bir felsefi alt yapısının olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu anlamda Eğitim, Bilim ve Kültür tarihi hakkın da yazılacak çok şey vardır. Bu makale, eğitim tarihin arka planının tümünü yansıtmamakla beraber Din ve eğitim hakkında, kısa olsa da bir bakış açısı oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu arada vahyin ön gördürdüğü, toplum modelini Peygamberler tarihi dışında bulunan yazılı kaynaklarda rastlayamadığımı belirtmek isterim.

Pers/İran, Yahudi, Yunan, Hristiyan/Roma, kültürlerinin birbirlerini sürekli etkilediklerini düşündüğümüz de; Natüralistler, Septikler, Pragmatistler, Pisagor’cular, Rasyonalistler, Stoacılar, Şamanlar, Hermetik ve Helenistik bakış açısı, aynı coğrafyanın kültür birikimi olduğundan neden günümüzde hala Astroloji ilmine, (Batlamyus, yazdığı dört kitapla “İlmi Nücum” mubahlaşmıştır) Ruh göçüne, Kâhinlere kısaca Atalar kültüne/Animizm, sahip olduğumuzu anlarız.

Metafizik anlayışımız tam bir sentezdir. Bilim yapmak başka bir şeydir. Bilimden metafizik üretmek başka bir şeydir. Bilim Felsefesi, bize ahlak felsefesi sunmaz. Hem Hristiyan dünyası, hem Türk dünyası aynı kaynaklardan sürekli beslenince, Kilisenin de geçmiş bilgi birikimini kendi, yararına, çıkarlarına hizmet amaçlı misyonerlik faaliyetleri için kullanmış olmaları günümüz dünyasın da her kesin aynı yanlışta neden ittifak ettiğini ve Dinler arası diyaloğu neden başlattığının resmini ortaya koymaktadır.

Üniversitelerimiz doğru bilginin peşinde olmalıdır. Doğru bilgiye ulaşmak ancak vahyin ışığında mümkündür. Vahiyden yola çıkarak kâinatı, İnsanı, doğayı okumaya başladığımız da ortaya çıkacak; Eğitim, Kültür, Bilim Tarihimiz bambaşka bir Medeniyetin Tarihi olacaktır.

“Andolsun, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl/36)

_________________________________________________________

 

Mürüvvet Çalışkan 

 

[1] Döllendikten sonra rahim cidarına yapışan yumurtadan.

[2] Bakara 2/31) . âyette şöyle buyrulur: ”Allah, Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,” Bu âyette de Allah’ın kalemle öğrettiği bildirilmektedir. Demek ki, yazıyı öğreten Allah, onu ilk öğrenen de Âdem’dir. Zaten Allah Teâlâ’nın yazıya geçirmediği bir emri yoktur. Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey, onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır. (Hadîd 57/22)

[3] Bu âyete, “ol der, hemen olur” şeklinde meâl verilir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yarattığından (Kamer 54/49) o emirle, sadece oluşum başlar. Mesela Allah, bir çocuğun olmasını murad ettiğinde emri, döllenme öncesinde verir (İnsan 76/1-2) ve çocuk oluşmaya başlar. Âyete yukarıdaki meâli vermemizin sebebi budur.

[4] Örneğin 1970 doğan bir insan açısından, kendisi ile ilgili hiçbir bilgi yokken, yer ve gökler yaratılalı çok uzun zaman geçmiş olur. O insan ana rahmine düşene kadar, sözü edilir bir varlık bile değildir. Her şeyin ezelden (varoluşun başlangıcından) itibaren yazılı olduğu iddialarını boşa çıkaran bu ayetten anlaşılacağı üzere Allah Teala her şeyi ezelden yazıp kenara çekilmiş değildir. İş ve oluş sürekli O’nun yönetimi altındadır (Hud 11/123) ve O, sürekli işinin başındadır (Bkz. Bakara 2/256).

O insan, önceleri hiç bir şey değilken kendini yarattığımızı aklına getirmez mi? (Meryem 19/67)

[5] Mezkûr (مَذْكُورًا): Hakkından bir bilgi olan, sözü edilir, zikre konu, bahse konu, demektir. Bu bilgi ancak Allah katında olur. Allah Teala bu bilginin oluşmasıyla ilgili olarak şöyle demiştir:  "Sizi, analarınızın rahminde, tercihine göre biçimlendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur." (Al-i İmran 3/6)

[6] Muhalif varlık halife'nin sözlük anlamıdır. Halif (خَلِيفَة ) kelimesine mübalağa (abartı) için ta(ة)'nın eklenmesiyle oluşmuştur. (Lisan’ul-Arab) İsm-i fâil olarak (الخالف), birinin yerine geçen muhalif olan veya arkada kalan anlamlarına gelir. İsm-i mef’ûl (المخلوف)  da yerine başkası geçen, muhalefet edilen ve arkasında birini bırakan demektir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Rabbin farklı tercihte bulunsaydı insanları tek bir toplum yapardı, Sahibinin (Rabbinin) ikramda bulundukları dışında kalanlar birbirlerine muhalif olmayı sürdüreceklerdir. O, onları bunun için yaratmıştır...” (Hûd 11/118-119)

[7] Ayetteki takdis (تقديس),  arındırma demektir (Mekâyîs). Burada düzen bozuculuktan ve kan dökücülükten arındırma kastedildiği için “değerli sayma” anlamı uygun düşmektedir. “Nukaddisu lek” sözü, “nukaddisuhu lek” takdirindedir.

[8] El - esma = الاسماء’daki  el (ال) takısı muzafun ileyhten ıvazdır; esmâ’ul-mevcûdât = varlıkların isimleri anlamındadır. Allah Âdem’e varlıkların isimlerini, neye yaradıklarını ve onlardaki gizli bilgiyi öğretmişti.

[9] O bilgi, melekler için gayb yani bilinemezdir. Âdem’e öğretildiği için onun açısından gayb olmaktan çıkmıştır.

[10] Bu söz, meleklerin Âdem’i kıskandıklarını gösterir. Âdem’e secde emri, onlar için zor bir imtihan olmuştu.

[11] “Kâfirlerden oldu” sözü, İblis’ten önce de bazı meleklerin kâfir olduklarını gösterir. Melek, elçi anlamındadır (Müfredât). Onlar

Allah’ın, birçok konuda elçi olarak görevlendirdiği cinlerdir. Allah  Teâlâ şöyle demiştir: “Cinleri ve insanları, sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 51/56) Şu âyet bunu açıkça anlatmaktadır: “Bir gün meleklere, ‘Âdem’e secde edin!’ dedik. İblis’in dışındakiler hemen secdeye kapandılar. O da o cinlerdendi ama Sahibinin (Rabbinin) emrinden çıktı.“ (Kehf 18/50) Bu âyeti doğru anlamak için: “Rabbinin emrinden çıkmayan cinler hangileriydi?” diye sormak gerekir. Bunun tek cevabı “melekler” olur. O zaman, meleklerin cinlerden olmadığı, sorumsuz varlıklar olduğu ve günah işleyemeyeceği şeklindeki algı yönetiminin önü kesilir. Burada emirden çıkan meleğin adı İblis’tir. İblis, meleklerden olmasaydı secdeden sorumlu tutulamazdı. Âyete göre secde etmemesinin tek sebebi kendini büyük görüp direnmesidir. Bu suçu hangi melek işlese aynı cezaya çarptırılır. İlgili âyetler şöyledir: “Mesih, Allah'a kul olmaktan geri durmaz. Mukarreb (Allah’a akın) melekler de öyledir. Kim O’na kulluktan geri durur da büyüklük taslarsa (bilmeli ki) Allah, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara hem ücretlerini tastamam verecek hem de ikramda bulunacaktır. Kul olmayı kendine yakıştıramayıp büyüklük taslayanları da acıklı bir azaba çarptıracaktır. Onlar, kendileri için Allah ile aralarına girecek ne bir dost (veli) ne de yardımcı bulacaklardır.” (Nisa 4/172-173)

[12] Ruh, Allah’ın emrinin içeriğidir.(Bkz:İsra 17/85). Ruhun bedene üflenmesi (sokulması) ile birlikte tüm özellikleri hayvanlarla aynı olan insan bedeninde oluşan yeni bir yapı, ayette açıkça bildirilmiştir.

Bunlar basiret(uzak görüşlülük), dinleme (söz yoluyla bilgi aktarımı) ve gönül (duygusal / ruhsal yapı) özellikleridir. Hayvanlar görürler ancak basiretli değillerdir. Hayvanlar iletişim kurarlar ama dinleme (bir konu hakkında görüş alışverişi yapma, sohbet) özellikleri yoktur. Ayrıca gönül (duygusal yapı) de ruhun insana üflenmesi ile oluşan ve çok belirgin şekilde diğer canlılardan insanı ayıran bir özelliktir. Arapçası ‘fuad’ olan gönül, duygusal yapı, sağduyu, vicdan gibi çok karmaşık ve tamamiyle insani özelliklerdir. Bugün bile bilim insanlarının üzerinde çok önemli çalışmalar yaptığı bu alan, ilginç bir biçimde Türkçe’de “RUH BİLİMİ”, İngilizce’de “PSYCHOLOGY (psikoloji)” olarak isimlendirilmiştir. Ruhun varlığını temelde reddeden bu bilim dalının, hem Türkçe’de hem de diğer dillerde kendine isim verirken RUH kelimesinden (İngilizcesi psychic: ruhsal,ruhani) vazgeçememiş olması dikkate değer bir ikilemdir. Kendilerine isim verirken kullanıp, çalışmalarını yaparken yok saydıkları bu gerçek nedeniyle, bu alanda, tıp bilimin diğer sahalarına nispeten, aynı hız ve istikrarda bilimsel gelişmeler sağlanamamıştır. Oysa Kur’an, ruh bilimi konusunda çok sayıda bilgi (zikir) içermektedir. Ruh sağlığını korumanın en önemli yolunun kişinin fıtratını koruması (takva) olduğu ve bunun nasıl yapılacağı çok sayıda ayette bildirilmiştir. Yani Kur’an, ruh sağlığının tedavisinden önce korunmasını öğretir. Tedavi olarak ise Kur’an bilgisinin (zikirin) hayata geçirilmesini emreder. Allah, Kur’an’ın da bir ruh olduğunu (Şuara 42/52), ve göğüslerimizde olan insan ruhuna şifa olduğunu (Yunus 10/52) bildirmektedir. Ruh bilimciler, mevcut çalışmalarına, Kur’an ayetlerini de dahil ettikleri takdirde, bu alanda çok daha ileri seviyelere gidilebilir. Ruh ve can’nın aynı şey olmadığını en belirgin şekilde bildiren ayet Zümer 39/42’dir. .

  Arapçada deriye beşere = البشرة insana beşer = البشر denir. Deri ısınmayı ve serinlemeyi sağlar. Hem sağlam hem güzel hem de tehlikelere karşı koruma özelliği vardır. Bu, diğer canlılarda da vardır ama insanın farkı, derisini korumak ve güzel görünmek için elbise giyen tek canlı olmasıdır. Bu yüzden o, dünyanın her yerinde ve her mevsimde yaşayabilen tek canlıdır.

[13] Melekler, Allah tarafından görev verilmiş bizim açımızdan görünmezlik(cinlik) özelliği bulunan (cin olan) varlıklardır.. “Mele-i A’lâ” onların üst yetkilileridir. Kâfir olan cinler, Mele-i A’lâ’ya yaklaştırılmaz, taşlanırlar. İblis Mele-i A’lâ’da iken emri görmezlikten gelince taşlananlar arasına girdi.

[14] http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/dem-ve-havv.html

[15] "Sizi koruyan elbise" diye emal verdiğimiz tamlama, libas'ut-takva = takva elbisesidir. Takva, korunma demektir. Takva elbisesi de vücudu sıcaktan, soğuktan ve kötü bakışlardan koruyan elbisedir. İnsandan başka elbise giyen canlı yoktur. Bu özelliğinden dolayı insan, her mevsimde, dünyanın her yerinde yaşayabilmektedir.

[16] Mugdatin(مضغة) kelimesine çiğnem adı verilmiştir. Isırılmış et parçası ve embriyo anlamına gelir. Isırılıp bırakılmış et parçasında dişler iz bırakır. Gelişmekte olan embriyonun omurga kemiklerinin oluşmaya başladığı bölgede de tıpkı buna benzer bir iz vardır.

[17] https://books.google.com.tr/books?id=ziFCBAAAQBAJ&pg=PA24&lpg=PA24&dq=tibet+rahiplerine+ait+mek

[18] https://insanveevren.wordpress.com/2011/04/19/ebla-tabletlerindeki-esrarengiz-sirlar/

[19] Kazım Mirşan/Prototürk Bilginlerine göre Astrofizik

[20] http://blog.milliyet.com.tr/pisagor-ve-pisagorculuk/Blog/?BlogNo=147477

[21] Modern Üniversitenin Oluşum Süreci – Seyfi Kenan/ozelburoistihbarat.com

[22]http://www.isam.org.tr/documents/_dosyalar/_pdfler/osmanli_arastirmalari_dergisi/osmanl%C4%B1_sy41/2013_41_KENANS.pdfhttp://www.isam.org.tr/documents/_dosyalar/_pdfler/osmanli_arastirmalari_dergisi/osmanl%C4%B1_sy41/2013_41_KENANS.pdf

[23] Modern Üniversitenin Oluşum Süreci - ozelburoistihbarat.com

[24] Modern Üniversitenin Oluşum Süreci - ozelburoistihbarat.com


DİĞER DOSYALAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.