HEDEF

HEDEF

Sözlükte hedef: Nişan alınacak yer. Ulaşılmak ya da elde edilmek istenen yer. Bir kimsenin, topluluğun ulaşmak istediği konum, düzey, erek, amaç, gaye, maksat demektir.[1]

Felsefe de hedef: Düşünme yoluyla önceden tahmin edilen gelecekteki bir durum, bir gelişmenin göreceli olarak son bulduğu nokta.

Bu nokta insanların kararlı eylemleriyle, bir olanaklar alanı içinden seçilir (hedefin böylece seçilmesi, hedefin nitelikçe belirlenmesidir) ve insanların dönüştürücü eylemi ve arzuları bu noktaya doğru yönlendirilir. (Böyle bir saptama hedefin nicelikçe belirlenmesidir)

Hedefin saptanması, her zaman belirli amaçlara yönelik olan insan faaliyetinin vazgeçilmez bir öğesidir. Faaliyetin, zihinde önceden tasarlanmış sonuçları olan hedeflerin, gerek yönlendirici, gerekse motivasyon sağlayan bir işlevleri vardır.

Hedef 3’e ayrılır; uzak hedef, genel hedef, özel hedef

Uzak hedef: Kısa zaman da ulaşılması mümkün olmayan hedeflerdir.

Genel hedef: Uzak hedeflerin bir yorumu gibi açıklanır.(Hedefte birlik ve beraberlik amaçlanır)

Özel hedef: Bizzat kişinin ulaşmak istediği hedeftir.(Planlı programlı yapılır)[2]

Hedef, hakkında verdiğim, kısa bilgilerden sonra yazımın içeriğini belirleyen hedeflerden birkaçına değinmek, felsefe ve taavvufta belirlenen fedef/lerin, dinimizdeki yerini sorguya açmak istiyorum.

Tasavvuf öğretisinin ana hedefi/gayesi Allah’a ulaşmak, Allah’ta fani olmaktır.

Kur’an perspektifinden olgu/olaylara baktığımız da bize şah damarımızdan daha yakın bir Allah tasavvuruyla karşı karşıya kalırız.

İlk yaratma bizi yormuş mu? Aslında onlar, yeniden yaratılış konusunu kapatmaya çalışıyorlar.(Kaf/15)

İnsanı biz yarattık; içinden neler geçtiğini biliriz. Biz ona sinir uçlarından da yakınız.(Kaf/16)

Oturan iki alıcı, (bütün yaptıklarını) sağından ve solundan alırken,(Kaf/17)

Ağzından çıkan her sözü kaydeden bir gözcü yanında bekler.(Kaf/18)

Ölüm sarhoşluğu, o gerçeği (ölümü) getirir; işte kaçıp durduğun şey!(Kaf/19)

Sura üflenir; işte bu tehdit edildiğin gündür.(Kaf/20)

Herkes yanında, biri rehber diğeri şahit (kaydı tutan), iki melekle gelir.(Kaf21)

(Ona denir ki:) “Bunu hesaba katmıyordun; perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir.”(Kaf/22)

Beraberinde olan (ve kaydı tutan melek) der ki “İşte bendeki tüm kayıtlar![3]”(Kaf/23)

Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı, açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. [4]Affı hak edeni affeder, azabı hak edene de azap eder. Her şeye ölçü koyan Allah’tır.(Bakara/284)

Dinimiz de müşrik, kâfir, mümin, ayırımı olmaksızın dua ettiğimiz de duamıza icabet eden, tövbe ettiğimizde günahlarımızı affeden, ibadetlerimize şirk bulaştırmadığımız da, iyi eylemler yaptığımızda kötülüklerimizin üstünü örteceğini bildiren bir Allah tasavvuruyla karşı karşıya kalırız.

Tasavvuf öğretilerinde neden “uzak Allah” inancı vardır? İnsanları Allah’a ulaştırmak için tövbeleri kabul eden bir mürşit-i kâmile / şeyhe neden gereksinim duyulur?

Haşa kim doğruyu söylüyor?

Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur.(Şura/25)

Çağlar boyu, ahlak öğretisi olarak bilinen tasavvufun kökenini irdelediğimiz de kadim inançları, Budizm’i, Hinduizm’i vs. ve Yunan Felsefesini buluruz.

"Her şeyin bir aslı vardır" Haber cümlesi Yunan Felsefenin bel kemiğini oluşturan önermedir. Bu önerme olmazsa Felsefe yapamazsınız. Bu haber cümlesinin doğrumu yanlış mı olduğunu anlamak için Felsefe tarihimiz de; Thales'in ve Thales’ten sonraki filozofların kullandığı 4 önerme şeklinin olduğunu varsayıyoruz.

1) A - B 'nin aslıdır. B - A'dandır. (A - B'nin maddesidir. Mesela masa tahtadandır. Masanın aslı tahtadır.) Maddi illet.

2) A - B'nin failidir. (Masayı kim yaptı? Marangoz, bu anlamda da A- B'nin aslı olabilir. ) Fail illet.

3) B - A için vardır. B' nin amacı A ya dönüşmektir. (Bu anlamda da A asıldır) Gayi illet.

4) A - B'nin hakikatidir. (B dediğimiz şeyin bir hakikati bir mahiyeti bir özü vardır. O öz A’dır, buradaki bir sayısal birlik değildir.)

Felsefe ve tasavvufun mantık örüntüsü bu önermeler etrafın da şekillenir.

Önermeler ayrıca tecrübi ve akli önerme diye ikiye ayrılır.

Tecrübi Önerme: Doğruluğu veya yanlışlığı 5 duyudan birine dayandırılan önerme türüdür.

Mesela: " Şu anda dışarı da yağmur yağıyor" önermesinin doğruluğunu veya yanlışlığını nasıl anlarız. Perdeyi kaldırır dışarıya bakar yağmur yağıyorsa bu önerme doğrudur. Yağmıyorsa yanlıştır deriz. 5 duyudan birini kullanarak;  önermenin doğruluğunu veya yanlışlığını bilebilmek için bir sonuca varabiliyorsam bu bir Tecrübi Önermedir. "Doğa/tabiat" dediğimiz şey duyularla haberdar olduğumuz Şeyler toplamıdır. Tecrübidir.

Akli Önerme: Doğruluğu veya yanlışlığı Akılla bulunabilen önermedir.

Felsefenin bel kemiğini oluşturan "Her şeyin bir aslı vardır." Önermesi tecrübe ile değil sadece akıl yürütülerek yapılacak bir önerme türüdür!

"Herşey" Kavramına duyularla ulaşamazsınız. Mesela "Bir" kavramına veya "Asıl" kavramına da duyularla ulaşamazsınız. Bu yüzden bu önerme tecrübi bir önerme değildir. Doğruluğu veya yanlışlığı duyular yoluyla ispat edilemez. Duyular yoluyla gösterilemez. "Her şeyin bir aslı vardır" önermesi Akli bir önermedir. Eğer bir önerme akıl kullanılarak doğrulanabilir veya yanlışlanabiliyorsa bu önerme akli önermedir.

Soru: Bir önermenin Akli olabilmesi için ne olması lazımdır?

Thalesin veya başka Filozofların akli önerme kurabilmesi için görünüş ile gerçekliği ayırması lazımdır.

Neden?

Çünkü görünüş bizim duyularla algıladığımız bir evrendir.

"Her şeyin bir aslı vardır"  Önermesi tecrübi bir önerme olmadığına göre Thales'in yapması gereken şey görünüşle, gerçekliği ayırmasıdır.

Bu gün adına Felsefe dediğimiz şey Thales'in görünüşle gerçekliği bir birinden ayırdığı için vardır.

Onun mahiyeti nedir?  Sorusunun cevabını ancak bu ikisini ayırdığımızda bulabileceğimize inanılmaktadır. Filozoflar öze duyular yoluyla değil akıl yoluyla ulaşılabileceğine inanılmaktadır. Tasavvufçular da öze sezgiselcilikle/ Aşkla ulaşılabileceğine inanmaktadırlar.

Hakikat bilgisi dediğimiz şey bu sırdır! Bu hakikat ve mahiyet bilgisini biliyorsanız; Tanrısal amacı biliyorsunuz demektir! Mesela: Allah bilinmeyi diledi Âdemi yarattı, Levlake levlak hadisi ya da ilim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. Ete kemiğe büründü Yunus diye göründü. Haşa!

Platon/Eflatuna göre de görünüşten hakikate ulaşılamaz! Mağara adamı metaforuyla Platon ancak zincirlerimizi kırarak, mağaradan dışarı çıktığımız da hakikatimizle yüzleşiriz. Hakikate, hakikat bilgisine ancak gölge varlık olmaktan kurtulduğumuz da varırız.

"Her şeyin bir aslı vardır." Önermesinde ki gerçekliği bilebilmek için filozof, duyularla aklı birbirinden ayırması gerekmektedir. Varlık âlemi ile sadece duyular yoluyla ilişki kurulabileceğimizi iddia edersek asla " Her şeyin bir aslı vardır." önermesini kuramayız. Hiç bir duyusal veri bizim böyle bir önerme kurmamızı mümkün kılmaz. Felsefe, görünüşle gerçeklik arasındaki boşluğu doldurmak için aklın yaptığı bir şeydir.

Yunan Felsefesi Thalesle AKLA önem verdi. Geçmiş tarihi kaynaklar da Thalesten başka akıl yoluyla varlığı anlamaya çalışan başka birisinin olduğuna dair elimiz de her hangi bir belge yoktur? Thales, tabiatı akıl yoluyla anlamaya çalışan ilk filozof olarak bilinir. Büyük bir çığır açmıştır. Ondan sonra gelenler Thalesin açtığı çığır üzerinden kendi felsefelerini temellendirebilmişlerdir. Her şeyi başlatan adam Thalestir. İlk Arkhe / İlk prensip/ ilk ilke tartışmalarını / İlkesel baz da Suyu kabul ederek (Buradaki Su ilkesi bizim bildiğimiz h2o değildir ilkesel baz da Sudur.) "Her şey bir şeyden çıkar" "Her şeyin aslı Sudur." Önermesini ilk kuran Thalestir. Thales tabiatın mahiyetini / özünü anlamaya çalışırken bu önermeyi kurmuştur. Diğer tabiat filozofları Thalesten etkilenmiştir. İlk ilke/ ilk arkhe Herakliteste ateştir gibi…

Asırlar sonra Aristo ve Platonun felsefesini sentezleyen ve Yeni Eflatuncu olan Plotinus sudur teorisini geliştiren kişi olarak bilinir. Thalesin başlattığı “her şey bir şeyden çıkar ”önermesi, öz de birlikteliği savunduğundan; Plotinus’a göre sudur doktrini, her şeyin Birden taşması (meydana gelmesi) hiyerarşisidir. Fakat bu hiyerarşi mantıksal bir sıralama olup, varlığın zamansal ve kronolojik bir sıralaması değildir. Plotinus bunu, ışık ve taşma analojisiyle açıklar. Plotinus, bütün varlıkların ilk kaynağının, bir kaynaktan bir şeyin çıkıp taşması ve tekrar ona geri dönmesi veya bir ışık kaynağından bütün ışıkların çıkmasına benzetilebileceğini ileri sürer. Bir olan varlık, ışığını kendi kaynağından yaymaktadır ve diğer varlıklar bu kaynaktan uzaklaştıkça aldıkları ışık azalır. Bu yayılma Plotinus‟un “epistrophe‟ veya “bir noktadan başlayıp kaynağına geri dönme‟ diye isimlendirdiği bir hareket tarzına yükselir.[5]

Üstelik çoğu filozof Ruhu ve/veya Işığı Akıl anlamında kullanmıştır. Tasavvufçular da istisnasız "ruhu Allah'ın bir parçası" olarak değerlendirirler... Bedeni, bir hapishaneye benzeten tasavvuf ehli, ruhu beden hapishanesinden kurtarmaya çalışırlar. Amaç ruhu geldiği kaynağa geri göndermektir. Nefis terbiyesi adı altında ( hatta bazı tarikatlar da maddi bedene işkence yaparak, eziyet ederek arındıklarını düşünürler.) Allah’a ulaşmaya çalışırlar. Tasavvuf ehlinin çoğu reenkarnasyona inanır. Uzak doğunun mistik öğretileriyle beslenen tasavvuf ehli, üstadıyla/şeyhiyle rabıta yapıp mana kanalıyla; aynı frekansta / enerji alanında buluşup (fena fi şeyh) ruhlarını arındırmaya çalışırlar. Nihai hedef  “Fena fillahtır.”

Gerçekliliğe, sadece sezgi yoluyla ya da akıl yoluyla, önermelerle,  iddialarla, mantıkla varabileceğimizi savunduğumuzda; Vahye, Nebi Resullere gerek kalmaz! Her şeyin ölçüsünü insan belirlediğin de ise; mutlak izafiyete kapı açılır. Kula kul olmaktan asla kurtulamayız! Görünüş ve gerçekliliği ayırdığımız da; Aristo’nun tümdengelim metodu ile Sudur teorisini birleştirdiğimizde hem vahdet-i vücudu hem vahdet-i şuhudu savunmak kolaylaşır. “Her şey O’dur ve Ondandır”, “Sen çift görüyorsun bu gözündeki şaşılıktandır.”, “Âlemlerin hepsi hayaldir.” (Haşa!)

Günümüz de popüler kültür haline gelen; Kuantum felsefesi aynı hakikatin enerji yoluyla dillendirilmesidir. Kuantum felsefesin de; maddenin enerjinin yoğunlaymış hali olduğu kabul edilir. Enerji okyanusun da olduğumuzu kabul ettiğimiz de;  tıpkı Thales' in gerçekliği denize benzetmesi gibi; Thales bir gün sonsuz gibi görünen denize bakıyor, denizdeki dalgalara bakıyor, dalgalar arasında ki farkı gözlemleyerek, işte bir ana kaynak var, dalgalarda ondan çıkıyor. İşte dış dünya aynı bu dalgalar gibidir. Aslında bu varlık âlemi denizle, dalgalar gibidir. Nihayetinde tüm dalgalar denizden geliyor denize gidiyor. Aynı şeyi Enerji dalgalarına uyarlarsak, her şeyin özü enerjidir.  Enerji yoktan var edilemez, vardan yok edilemez, enerji miktarının sabittir…

Cennet, olgusunu küçümseyen Yunus ‘un şiiri durumun vahametinin özetidir.

Cennet dedikleri ne ki;

Bir kaç köşkle, bir kaç huri.

İsteyene ver onları,

Bana senì gerek seni.[6]

Uzak Allah tasavvurunun açtığı tüm açmazlar günümüz de hala devam etmektedir. Bir konunun, sınırları çizildiğin de ancak, o konu hakkın da her hangi bir değişiklik yapılıp yapılmadığını anlarız. Konunun, sınırlar çizildiği için, çerçeve tamamlanmış demektir... ALLAH'A BİNLERCE ŞÜKÜRLER OLSUN, ELİMİZ DE KİTABIMIZ VAR. HER SORUMUZA CEVAP VAR KİTABIMIZ DA... Tüm sınırlar çizilmiştir; haddimizi aşmayalım diye… Yoksa biz de; felsefi veya tasavvufi akımlardan biriyle SAVRULUR GİDERDİK... Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecektir...[7]  Allah, haddini aşanları sevmez...[8]

Herkesin bir hedefi olur ve ona yönelir. Siz, hayırda (iyiliklerde) yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan Allah'tır.(Bakara/148)

Sen yüzünü dosdoğru bu dine çevir. Sakın müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) olma.(Yunus/105)

Allah ile arana koyarak, sana yararı da zararı olmayanı yardıma çağırma. Eğer öyle yaparsan yanlış yapanlara (zalimlere) karışır gidersin. (Yunus/106)

Allah, sana bir zarar verecek olsa onu ondan başka giderebilecek yoktur. Sana iyilik etmek istese onun ikramına engel olabilecek de yoktur. Allah ikramını, tercih ettiği kullarına verir. O, çok bağışlar ve ikramı boldur.(Yunus/107)

De ki “Ey insanlar! Bu gerçek size Rabbinizden gelmiştir. Artık kim yola gelirse kendi için gelir. Kim de yoldan çıkarsa kendi aleyhine çıkar. Ben sizin üzerinizde bir vekil[9]değilim.”(Yunus/108)

Sana gelen vahiy ne ise sen ona uy. Allah, hükmünü verinceye kadar da sabret (sıkıntılara göğüs ger). O, en iyi karar verendir. O, kararları en doğru olandır.(Yunus/109)

İşte o Kitap[10]budur; içinde şüpheye yer yoktur. Müttakîler[11] için rehberdir.(Bakara/2)

Allah’a içten[12] inanan,[13] namazı düzgün ve sürekli kılan [14]ve verdiğimiz rızıkları yerli yerince harcayanlar,(Bakara/3)

Sana indirilene de senden önce indirilenlere [15]de inanıp güvenenler ve ahiret konusunda kesin bir kanaate varanlar,(Bakara/4)

Sahiplerinin (Rablerinin) doğru yolunda olanlar onlardır. Umduklarını bulacak olanlar da onlardır.(Bakara/5)

 

Mürüvvet Çalışkan

____________________________________

 

[1] https://www.nedir.com/hedef

[2] https://www.nedir.com/hedef

[3] Melekler kalpte olanı bilmez. Sadece yapılan eylemleri ve ağızdan çıkan sözleri bilirler(Bkz.: Kaf 50/17-18). İçimizde (kalbimizde, ruhumuzda, göğsümüzde) olanı bilen sadece Allah’tır (Bkz.: Bakara 2/256 ve dipnotu, Al-i İmran 3/154, Al-i İmran 3/167, Ahzab 33/51, Fetih 48/18, Kaf 50/16, Mülk 67/13). İnsanlar içlerinden geçenden değil içlerinde olandan, oraya yerleştirdiklerinden sorumludur.

[4] İnsan, içinden geçenden değil, içinde olandan sorumlu olur. İçinde olan; iman, şirk, münafıklık gibi şeylerdir. İbadeti Allah için değil de gösteriş olsun diye yapan, sevap alamaz. Bu ayette anlatılan, bu gibi durumlardır.

[5] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/31101

[6] http://yunusemresiirleri.com/siir/bana-seni-gerek.html

[7] Bknz. Ali İmran/85

[8] Bknz.Bakara/190, Maide/87

[9] Vekil: Nebiler dahil hiç kimse ve hiçbir şey Allah ile kulu arasına giremez.

[10] Âdem aleyhisselamdan beri her nebîye verilen Kitap budur (En’âm 6/83-90) . Ufak tefek farklılıklar dışında önceki kitapların aynısıdır. (Bakara 2/106) ve Arapça Kur'ân haline getirilmiştir. Aslı, Allah katındaki Ana Kitap’tadır. (Zuhruf 43/3-4)

[11] Müttakî, kendi doğal yapısını koruyan kişidir. Müttekinin zıddı tağut yani sınırları aşan kişidir.

[12] “İçten” diye anlam verdiğimiz kelime (الغيب) El-ğayb’dır. Ondaki el (ال) takısı, muzafun ileyhten ıvazdır; بغيبهم /biğaybihim = gayblarıyla demektir. Kişinin içindeki, başkası için gayb olduğundan ayete "içten inanırlar" meali verilmiştir.

[13] İnanma, güvenmedir. Allah’ı herkes bilir, ama O’na herkes yeterince güvenip teslim olmaz. İnsanı kâfir yapan budur. Bu yüzden iman yerine bazen “inanma”, bazen “güvenme”, bazen de “inanıp güvenme” kelimeleri kullanılacaktır.

[14] Âyetin metninde geçen es-salât = الصلاة 'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır. (Lisan'ul-Arab) Her müminin sürekli yapması gereken ve hiç bir şart altında terk edemeyeceği tek ibadet, namaz olduğu için Kur'an'da ona salat denmiştir. Allah Teala şu ayetlerde, namazın bu özelliğine dikkatimizi çeker:

"Namazları ve orta namazı özenle sürekli kılın; Allah’ın huzurunda saygıyla durun. Eğer korkarsanız, yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Güvene kavuşunca, bilmediklerinizi öğreten Allah’ı, size öğrettiği gibi zikredin. (Namazı, Allah’ın âyetlerini kafanıza yerleştirmek için sürekli kılın) (Bakara 2/238-239).

(Umduklarına kavuşacak olan müminler) namazlarını özenle sürekli kılanlardır. (Müminûn 23/9)

Onlar namazlarını özenle sürekli kılanlardır. (Mearic 70/34)

[15] Kur’ân, önceki kitapları onaylar ve ana metinlerini korur. Bu sebeple onların ana metinlerine inanmak gerekir.


DİĞER DOSYALAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.