IŞIK & RUH

IŞIK & RUH

Birçoğumuz ışığın doğası hakkında bilim insanlarının gerçeği bulduklarını iddia edebilir.

Oysa araştırdığımızda gerçek böyle değildir. Çünkü ışık hala tam olarak tanımlayabildiğimiz bir konu değildir. Geçmişten, günümüze kadar ışık konusu hala gizemini korumaktadır. “özellikle ulaşabildiğimiz” kazı çalışmalarından ortaya çıkan bilgilerden öğrenebiliyoruz ki “Işık, optik ve mercek” hakkında MÖ. 3000’ lerde de Eski Mısır da çalışmalar yapıldığına dair bulgulara rastlamaktayız. Daha sonraki devirler de de Işık tam olarak gizemini korumuş ancak ışığın gerçek doğası hakkında felsefi çıkarımlar yapılmıştır.

1- Nesnenin göze ışın yada görüntüsel veri gönderdiğini savunan Nesne ışın kuramı  (Leukippos ve öğrencisi Demokritos/MÖ. 460.)

2- Gözün nesneye güç veya ışık gönderdiğini savunan Göz ışını kuramı Platon / MÖ. 427-347)

3- Göz ve nesne arasındaki bağlantıyı aradaki ortamın kurduğunu savunan Ortamcı (mediumistik) kuram. (Aristoteles / MÖ. 384-322)[1]

Modern çağlara geçiş olarak adlandırılan ortaçağ sonrası aydınlanma devrinde bile ışığın kaynağı ve doğası hakkında fazlaca bir bilgi birikimimiz yoktur.

Doğada gizemini koruyan ve nasıl yasalaştırıldıklarını bilemediğimiz konular vardır. Tıpkı yer çekiminin varlığını bilip yer çekimini tanımlayabildiğimiz fakat yer çekiminin nasıl yasalaştırıldığını bilemediğimiz gibi…

Aydınlanma çağı diye tanımlanan dönemde Işığın parçacık mı? Yoksa dalga özelliği mi?  sergilediğini araştıran bilim insanları farklı iki tutum sergilemişler ve paradigmalarını parça veya dalga kuramlarına dayanarak belirlemişler ve anlatmaya çalışmışlardır. Araştırmalarım bana Işığın varlığını tanımlayabildiğimiz halde Işığın gerçek doğası hakkında geçmişte ne seviyede isek günümüzde de aynı seviyede olduğumuzu kavrattı. Yani tıpkı yer çekiminin nasıl yasalaştırıldığını bilemediğimiz gibi ışığında nasıl yasalaştırıldığını bilemediğimiz,  bilimsel bir gerçektir ve henüz “ışık bilmecesi ” tam olarak çözüme kavuşamamıştır.

Kuantum fiziğini anlatan Bilim insanlarının tanımladığı ışığın hem dalga hem parçacık özelliği göstermesi hakkındaki iki teorileri geçmişin günümüze yansımasıdır. Kuantum fiziği her şeyin teorisini ortaya sunmaya çalışırken birleştirici bir mantık uygulamaktadır. Aslında, parçacık-dalga konularını tek tek incelediğinizde Newton'un (1642-1727) Michelson-Morley ve Maxwell’ in çalışmalarında (1887) mantıklı ve mantıksız açıklamalar bulabilirsiniz.[2]

Tıpkı parçacık kuramını eleştiren Thomas Young (1773-1829) gibi. Işığın hızı neden hep aynıdır? Eğer böyleyse, ışığın bu özeliği ışık kaynağının sıcaklığından mı yoksa niteliğinden mi kaynaklanmaktadır? Parçacık kuramı bu gibi sorulara doyurucu açıklamalarda bulunamaz. Çünkü ışık taneciklerden oluşmuş olsaydı, tanecikleri fırlatan kuvvetin bütün nesnelerde eşit olmaması nedeniyle, kaynaklarından çıkan taneciklerin hızlarının da sabit olmaması gerekirdi. Örneğin fırlatma kuvveti güneşte daha fazla, mum da ise daha az olmalıdır. Oysa kaynağı ne olursa olsun ışığın hızı daima sabit kalmaktadır. Bunu sağlayanın ne olduğunu tanecikle açıklamak olanaksızdır. Yine, aynı şekilde kırılma ve yansıma aynı anda olabilmektedir. Dalga fikriyle bunu açıklamak kolaydır. Oysa tanecik olduğunda neden bazı parçalar yansırken bazıları kırılmaya uğramaktadır. Bunu açıklamak olanaklı görünmemektedir…

_________________________________________________

[1] Işığın öyküsü/ Hüseyin Gazi Topdemir.

[2] Işığın öyküsü/ Hüseyin Gazi Topdemir.

1887 de Michelson-Morley Fizik tarihin deki en ünlü ve önemli deneylerden birini gerçekleştirdiler. 19. yüzyılın sonlarındaki fizik kuramları su ve ses dalgalarının iletilebilmesi için, su ve hava gibi ortamlara gereksinim olduğu varsayımına dayanıyordu. Bundan dolayı aynı gerekliliğin ışık dalgaları içinde söz konusu olduğu sonucuna ulaşılabilmiştir. Bu bağlamda ışık için ön görülen ortama “ışıklı esir” adı verilmişti. Işık olağan üstü bir hıza sahipti ve gerçekte onu taşıdığı düşünülen bu esirsel ortamın varlığının ve özelliklerinin belirlenmesi büyük önem taşır hale gelmişti. İbni- Arabi'nin de savunduğu esir alanı/vakum alanı Michelson ve Morleyin deneyleri sonucunda bulunamamış ve deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Işığın doğasının parçacık olduğunu savunan bilim adamlarının karşı çıkışlarının yarattığı problemler olduğu gibi, ışığın doğasının dalga olarak kabul edilmesinin de yarattığı ciddi bazı sıkıntılar bulunmaktadır.

Bize okullarda Mekanik fiziğin öngördüğü ısı ve ışık kaynağı olarak sadece “güneşi” merkeze koyan bir bilim öğretildi. Diğer gezegen ve yıldızlar güneşten gelen ışığı yansıtıyorlardı. Gerçekten gerçek böyle mi? Biz artık biliyoruz ki, bazı yıldızlar güneşten aldıkları ışığı yansıtmıyorlar tam tersi kendi ışıklarını kendileri üretebiliyorlar tıpkı güneş gibi…

Işık konusunda yapılan çalışmaları okuduktan sonra Işık felsefelerini Kur’ana arz edince ziya-sirac-nur-münir-zulum-zulumat kavramlarıyla ve Leyl ve Nehar kavramlarıyla karşılaştım. Kur’an da Ziya- siracın Güneşle ve siracın yıldızlarla olan bağı tanımlanırken Nur-münir  ve zulum-zulumat kelimeleri farklı bir aydınlık ve karanlık bilgisi olarak verilmektedir. Ayrıca Leyl-gece ve Nehar-gündüz kavramları da bizim için çok önemlidir.  Çünkü ışığın görünür/basir olması “Nehar” sayesinde mümkün oluyor. (bkz.İsra/12)  Ama nasıl? Michelson-Morley bulmaya çalıştığı “esir alanı” Kur’an da geçen “Nehar”mıdır? Kur’ana arz edince Leyl ve neharın önemi ortaya çıkıyor. Leyl ve Nehar da tıpkı nur ve zulumat gibi birer varlık sahibidirler. Kâfirler, nur ve zulumatı Allah'a şirk koşmak için denk tutabiliyorlar. (bkz.En’am suresinin ilk ayetleri)

Sizce Albert Einsteinin dediği “Karanlık diye bir şey yoktur, karanlık ışığın yokluğudur” önermesinde geçen “Karanlık diye bir şey yoktur.” Yâda Sühreverdinin İşrak felsefesinde tanımlanan nur ve zulumat felsefesi “Işıkların ışığından ilk olarak tek bir soyut ışık sudur etmiştir. Taşma ebedidir.[3]  Yâda İmam-ı Rabbaninin nur ve zulumat tanımlamaları “Işığın gerçek doğasını” anlamlandırmaya yeterli midir?

Rabbimizin görmez misin, işitmez misin, düşünmez misin, anlamaz mısın, akletmez misin gibi ikazlarını göz ardı ederek… Hatta zeytine,incire,Tur-i Sinaya (Tin ve Tur suresi) yemin edilen  ayetlerin üstü örtülerek…

Kadim, tüm tartışmalar Işık&Ruh inancı üzerine bina edilmiştir. Ruhu, Allah’ın bir parçası olduğunu hatta daha da ileri giderek ruhun Allah’la özdeş bir yapıda olduğunu savunurlar. Bir birinin kopyası felsefeler geçmişten günümüze aynı dilde/tasavvurda buluşmaya başladılar. Kadim, metafizik öğretilerin günümüze yansıması artık Kuntumun mistik yorumunda saklıdır. Kuantum felsefesine göre "Enerji yoktan var edilemez, vardan yok edilemez enerji miktarı sabittir.” Tüm öğretilerde ortak payda Allah'tan zorunlu bir prensiple taşan enerji-ışık gölge oyunuyla Ruhun bedenlendiği inancı vardır. En alt seviyeye düşen Ruh/Nur,  tekrar özüne dönme çabasındadır. Birle bütünleşip birde yok olma çabasındadır.

Vahdet-i vücut felsefelerini Işık/ Ruh felsefelerini nur ve zulumat kavramları üzerinden tanımlandırabilenler Tıpkı “Dualizmi” savunan zerdüştler yada iyilikle kötülüğü izafi gören Enerji-ışık-gölgeciler/üçlemeciler gibidirler… Kabala, Tanrı ışıktır der. Kabalacılar ışığı elektromanyetik radyasyon

[3] İşrak Felsefesi/ Sühreverdi. İz Yayunları

olarak telakki ederler.[4] Kabballah dört dünyadan söz eder, ama kimi zaman bir beşincinin de adı anılır. Azulut’un (Tanrısal dışlaşma) ötesindeki bu beşinci dünya Adam Kadmondur. (İnsan’ı Kamil) Kadim İnsan Tanrısal enerjinin başlangıçtaki Nur demetidir.[5] Günümüzde bazı İslamcı(!) / Kuantumcu felsefecilerin savunduğu gerçeklik zihnimizin oluşturduğudur. Zaman-mekân-gece-gündüz gibi olguları zihnimizde bazı salgı bezlerimiz -organcıklar üretmektedir. Onların dışarıda bir gerçeklikleri yoktur. Biz aya bakınca ay varmış gibi gözükmektedir. Bir başkası da aya bakınca ay varmış gibi gözüküyorsa ayın orada olup olmadığını kim kanıtlayabilir? Hem mantığını ön plana çıkaran bu tür düşünceler bize “Âlemlerin hepsi hayaldir” gerçeklik zihnimizin ürettiği bir olgudur. Her şey zihinde başlar ve biter felsefesini dayatmaktadır.

Mekanik bilimden (deney ve gözleme dayalı tanımlamalar) Teorik bilimine (Atom altı seviyede, soyut düşüncelerden bilime bakış) kuantum felsefesinin oluşturduğu kuantum fiziğine doğru yelken açtığımız bir döneme doğru sürüklenmekteyiz. Herkesin bir dayanak noktasına ihtiyacı vardır. Dayanak noktamızı Kur’an mı oluşturacak,  Atalar kültümü? Atalara- Bilim insanlarına-Ruhbanlara sıkı sıkıya bağlılık Kur’an’da tavsiye edilememişken… Ya onlar doğruya ulaşamamış ve gerçeği bulamamış iseler…

Yunanda, "Beden ve Ruh" düalizmini, Eflatun  "Phaidon" adlı eserinde Sokrates ve arkadaşlarını dillendirerek nakleder.

Sokrates: Ölüm, ruhun tenden ayrılmasından başak bir şey değil mi diye sordu? Ve devam etti: Ölüm adını verdiğimiz şey, bir yandan tenin ruhtan ayrılarak kendi kendine kalması, öbür yandan ruhun tenden ayrılarak kendi kendine var olmağa devam etmesi değil midir? Ölüm bundan başka ne olabilir?

Sokrates: O, halde, dedi, ruh ne zaman hakikate varıyor? Çünkü bedenle beraber bir şeyi incelemeye giriştiği zaman bedenin kendisini aldattığını açıkça görüyoruz. Ruh gerçekler hakkında bir bilgi edindiği vakit bunu düşünmekle elde etmiyor mu? Ruh, kendisini ne işitme, ne görme duyusu, ne acı, ne haz, hiçbir şey bulandırmadığı zaman daha iyi düşünür; böylece kendi içine çekilerek teni uzaklaştırır ve onunla her türlü ilişkiyi elden geldiği kadar keserek gerçeği kavramaya çalışır.[6]

O dönemde bir gurup insan Ruh hakkında söylenenlere inanmıyor ve Ruh tenden ayrılınca Ruhun artık hiçbir yerde var olamayacağından insan ölünce yok olacağından ve tenle birlikte tenden çıktığı zaman bir duman bir nefes gibi dağılıp gideceğinden böyle uçup gidince de bir hiç olacağından korkuyorlar… Sokrates’e göre İnsan öldükten sonra Ruhun yaşadığını, hareket ettiğini, düşündüğünü tamamıyla sağlamlaştırmak temellendirmek ister ve yine Sokrates karşıt çiftlerin birbirine dönüştüğüne inanır. Güzel-çirkin, haklı-haksız, hayat ve ölüm gibi biri gider diğeri gelir…”Hayat ve ölüm birbirinin karşıtı iseler birbirinden doğuyorlar; iki oldukları içinde aralarında çifte doğuş vardır der. Ölen İnsanların Ruhu Hadeste midir değil midir diye de sorar? Ruhların Öldükten sonra ahrete gittikleri oradan da gene dünyaya geldikleri böylece ölümden hayata döndükleri fikri eski bir geleneğe dayanır. Böylelikle yaşayanlar ölülerden doğuyorsa bundan Ruhlarımızın orada olduklarını çıkarmamız gerekecek çünkü orada olmasalardı yeniden dünyaya gelemezlerdi. “Yaşayanların ölülerden doğduğunu apaçık göstermek onların hala var olduklarına bir delildir. Yoksa başka bir deliller aramak gerekecek" demektedir.

Eflatun, “Ruhu maddeden büsbütün ayrı bir cevher olarak değerlendirir. Ruhu, ten kafesinde mahpus can kuşu olarak algılayan Eflatun, ruhun aslının üstün âlem olan İdeler âleminde olduğunu belirtir.

______________________________________________________

[4] İsa ve Mistik Kabala/ Kozmik Yayınları

[5] Kabbalah/Yahudi Gizemi/Arzu Cengil/ Ayna Yayınları

[6] ME.B. Batı Klasikleri-Çeviren Ord Prof Suut K. Yetkin. Prof Hamdi R Atademir. 1989

Mağara benzetmesiyle Ruhun üstün âlemden ayrıldıktan sonra bedende zincirlenişini ve bu zincirlerden kurtuluşunu anlatarak ruhun haline açıklık getirir. Eski Yunan mistisizminde Ruh, Tanrı kaynaklıdır ve işlenilen bir suç sonucunda gelip geçici bir vücut kalıbı içinde bu dünyaya inmiştir. İnsan sonlu olan bu beden kalıbından ölüm sonucunda kurtulabilir. Ruhun hedefi, içine sıkışıp kaldığı bu beden kalıbından kurtulmaktır. Çünkü Ona göre beden, Ruh için bir zindandan başka bir şey değildir" demektedir.

Yunandan etkilenen, Plotinusun  “Sudur” öğretisini benimseyen İslam âlimlerine göre Ruh veya Nur olsun fark etmez hatta Ruhla Nuru özdeş kabul eden âlimler, “Her şeyi Allah’tan zorunlu bir “sudûr” süreciyle başlatırlar”. Plotinusun Felsefesi, İslam, Yahudi ve Hristiyan öğretilerini de etkilemiştir. Platon, Aristotales ve Plotinus’un fikirleri yeni bir takım unsurları da içine alarak İslam düşüncesine girdi. Bilindiği gibi Farabi, İbn-i Sina geleneğine bağlı Filozoflar İslami Fikirlerle Yunan Felsefesinden aldıkları fikirleri bir terkip içinde sunmaya çalıştılar.[7]

Plotinustan etkilenen Âlimlere göre; Allah’tan ilk sudur eden temel vurgusunun akıl, tasavvuf felsefecilerinin de temel vurgusunun da sezgi/aşk ve muhabbet olduğunu kabul ederek, sonunda fıtri ve zorunlu bir aşkla, akılla nurun veya ruhun “Allah’a dönmek-kavuşmayı istemek”,  “Geldiği kaynağa” geri dönmek çabası içerisinde olduğunu zannederek zorunlu bir eğitim süreci ile kendi kendilerine dereceler- mertebeler vererek bazı filozofların temel vurgusunun akıl, tasavvufun temel vurgusunun da sezgi/aşk ve muhabbet olduğunu kabul ederek,  Âlimlerin Işık, Ruh hakkında çok şey bildiklerini tüm sırları çözdüklerini düşünebilir miyiz? Ruhbanlar Ruhlarını öyle bir arındırıyor ki(!) Kendilerinden/ yaratılmış olan bedenlerinden de vaz geçerek üstelik Allah’ın, Halık olduğunun üstünü örterek “Ene”lerini yeniyorlar(!)  Muhammedi Bilinç Kitabında Taşkın Tuna Diyor ki; Allah’ın gizli (Batın) hali, zuhura gelmek isteyince bu evren yaratıldı ve tüm isim ve sıfatlar neşir halinde her nesneye, her köşe bucağa yayılarak coşkun ve aşkın bir dalga halinde dağıldı. Allah’ın Nur’u böylece ortaya çıktı... Ruhlar âlemindeki “ayan-ı sabitede” herkesin istidadı farklı farklı olduğundan, farklı kaplara bürünerek bu Dünyaya gelmişler. Herkesin istidadı farklı olduğu için kimi kırmızı kimi yeşil kaplarda “Cemal” ve “Celal” sıfatlarını aydınlatıp istidatlarını böylece gerçekleştirmişler. Hani Yunus Emre (1240?1321?)’nin dediği gibi, “Ete kemiğe büründüm” sözünün anlamı şimdi ortaya çıkıyor... Mevlana eşsiz algılama ve ilhamı ile Güneşin beyaz olan tek renkliliğini Allah’ın teklik ve birlik anlamına gelen “Vahdet” ile bütünleştirmiş ve özetlemişti. Öte yandan Nur’un ışığa esir olması da, Bu Nur’un bu âleme yansıdıktan sonraki kesret (çokluk) âleminde göründüğünü ifade ediyordu. Fakat o emsalsiz ve eşsiz Nur’un değişik suretler de büründüğünü, farklı boyalarla boyandığını, çok renkliliğin egemen olduğu çok çeşitlilik niteliğinde kendini gösterdiğini bulmuştu. İşte bu çeşitli suretler, farklı istidatlara yüklenmiş varlıklar, bu âleme inince, artık mutlaklık anlamında bir tekliğin olmadığını; her şeyin izafi değerde kaldığını; her nesnenin var oluş nispetine göre, her varlığın sahip olduğu bilinç oranlarına göre, bir anlam ve ehemmiyet kazandığının farkına varmıştı. İşte bu tezatlar, zıtlıklar, ayrılıklar ve ayrıntılar dünyasında tıpkı tek renk olan güneş ışığının prizmadan geçtikten sonra renklere ayrılması gibi her varlık kendi istidadına göre bir yaşam sürecine girdi. Kimisi “Hadi” sıfatının egemenliğinde Hidayet (doğru) yolunda ilerledi, kimi de muddil (sapıklık) sıfatının hâkimiyetinde kalarak karanlıklar içinde bocalayıp durdu. Sonuçta o eşsiz emsalsiz Nur’dan nasipsiz kaldı. Ancak... Bir Büyük ancak! O Ayan-ı Sabitelerimizin bulunduğu mana âlemindeki ruhlarımızda ayrılık, gayrılık; zıtlık ve ayrılık yoktur ki orada savaş olsun! Bireysel ve izafi değerlere göre hüküm vermek yoktur ki, orada savaş başlasın! Orası Ulûhiyet âlemidir. Orada Teklik, Birlik, Bütünlük ve Birliktelik egemen olduğundan savaşa ve her türlü kargaşaya ve düzensizliğe geçiş yoktur. Orası tam bir Vahdet deryasıdır ki; her şey sakindir., her

[7] Dergiler.ankara.edu.tr./Süreç (Proses)Felsefesi Işığında Tanrı- Âlem İlişkisi. Prof. Dr. Mehmet S. Aydın

varlık huzur, selamet ve ferahlık içindedir. Kavga ve karanlık buradadır, görünüştedir, dıştadır, dışarıdadır. Batında (içte, özde) ne kavga vardır nede gürültü![8]

Nur bedenden yüz çevirip, mukaddes olan sevgilinin şuhuduna dalarsa, ona bağlanırsa karanlık bedeni de, o mukaddes makama sürükler. Buraya olan sevgisi, karanlık bedene bağlığını unutturacak kadar çoğalırsa, beden de onun nurları ile aydınlanır. Nurların müşahedesinde kendini unutur. Matlubun huzuruna perdesiz olarak kavuşur. İnsan, şimdi hem cesedin hem ruhun fenasına kavuşmakla şereflenir. Bu fenadan sonra, bu şuhud ile beka hâsıl olur, fena ve beka tamamlanmış olur. Veli ismini alır...[9] Böylelikle, Allah’la bütünleşip birleştiklerini savunabiliyorlar (Akılcılıkla veya sezgiselcilikle / soyut âlemde-düşüncede) sonrada haşa Allah’ın dunundan kâinatı yönetmeye kalkıyorlar. Kişilerin oluşturduğu-kendi kişisel adlarıyla anılan oluşumlar elde ettikleri ölümsüzlük sırrını/ölümsüzlük makamını da kimseye kaptırmak istemiyorlar. Kendileri gibi düşünenleri cennete, düşünmeyenleri de arafa, cehenneme postalıyorlar.

 Kadim öğretilerin ve Hristiyanlığın LOGOS inancının İslam’a yansıması olan Hakikati Muhammediye/ Muhammed-i Ruh-Nur felsefesini savunanlar aslında Ruhu, Nuru vs. Allah’ın bir parçası olduğunu, Allah’la özdeş bir yapıda olduğunu varsaydıkları için otomatik olarak kendimize “İlahlık” vasfı vermiş/verdirmiş oluruz. Tasavvufta insan biri maddi öteki manevi olarak iki ayrı özdür. Bunlar tek varlık olan ve bütün evreni bir bütünlük içinde kuşatan Allah'ın değişik biçimde iki ayrı görünüşüdür. Mutlak Ruh olan Allah her türlü sınırlı ve belirli olmanın ötesinde sonsuzluğa açılan bir yüce varlıktır. Maddi bir cevher olan beden, ruhun duyulur evrende görünüş alanına çıkmasıdır. İnsan ruhu ile ilahi öze, sonsuz ve sınırsız olarak açılır. Allah ile birlik içinde yaşar. Ancak ruh ilahi âlemden ayrılan insan bedeninde gurbetle düşen bir varlık niteliğindedir. Beden onun için bir kafestir. Ruhun bedenden ayrılışı, özüne, geldiği ilahi kaynağa dönüştür. Bu yüzden ölüm, ruh için sonsuz hayata dönme, geldiği öze kavuşmadır. Allah, ruh ile insanda konuşan bir güç, bir anlayış yeteneği olarak ortaya çıkar; İnsanda ebedi olan ölümsüzü dile getirir. Bazıları ruhu insanın Allah İle birleştiği (vuslat) bir öz, ölümsüz bir cevher olarak yorumlar. Allah İnsana ruhun sonsuzluğunda bir ışık, insan gönlünü aydınlatan bütün gerçekleri ışıklandıran bir nur olarak görünür. Bu bakımdan insanın olgunlaşması geçici olandan sıyrılarak kalıcı, ebedi olana dönüşmesi ruhun özüne aykırı gelen eylemlerden davranışlardan kaçınmasına bağlıdır. İlahi gerçeğe ulaşmak isteyen bir kimsenin ruhunu bütün dünya ilişkilerinden çözmesi her türlü beden kaygılarından uzaklaşması gerekir. Tanrısal Nur ile bütünleşme, bir bedene sahipken mümkün değildir. Beden maddeden müteşekkildir ve madde Tanrı’ya olan yolculuğun başlangıç aşamasıdır. Madde'nin Tanrıya ulaşmak için kat etmesi gereken mesafe bulunmaktadır. Beden sadece Ruhun Tanrıya ulaşma için kullandığı bir araçtır. Bu çabaların sonunda Kamil bir insan haline gelen kişinin ruhu, bedenin son kez ölümünün akabinde ancak Tanrısal Nur ile bütünleşebilir.[10]

Aydınlık Beyinler binlerce yıldır bir inancı haykırıyor, hepimiz Tanrının çocuklarıyız tüm yapımızda O var. Bizler hem Tanrının hem doğanın birer parçalarıyız. Tanrı, evren, insan aslında tektir. İşte bu söylemin adı Ezoterizimdir. [11]

Nûr (Işık) kavramı, antik çağlara ait mitolojilerde, efsanelerde, gerçek ve batıl dinlerde etkileyici bir unsur olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Ayrıca, mistik ve metafizik ile ilgili açıklamalarda, İlahiyât ve kozmolojide, Nûr-Işık-aydınlık motifi sürekli işlenmiştir. Nûr, bazan sadece fizikî anlamda, bazen da esrarlı bir remz, bir sembol olarak kalp ile algılanan mecazî anlamda kullanılır. Mecazî olarak

______________________________________________________________

[8] Muhammedi Bilinç/Külli Aklın Evrene Yansıması/ Taşkın Tuna

[9] İmam Rabbani/ Müjdeci Mektuplar/ Yermiikinci Mektup/İhlas A.Ş. Yayınları No:7

[10] Ezoterizmin Bilimsel İspatı/ Dharma ayıncılık

[11]Ezoterizimin Bilimsel İspatı Kuantum / Cihangir Gener/ Dharma

kullanıldığında; nitelediği kişiyi, nesneyi yüceltir. Ona bir kutsiyet kazandırır. Bunun içindir ki, dinî olarak önemli ve büyük kabul edilen şahıslar ışıklı, nurlu bir çerçeve içerisinde telakki edilerek insanüstü vasıflarla nitelenirler.[12]

Bazı dinler ve felsefî inançlar tamamen Nûr motifi üzerine kurulmuşlardır. Bunlardan birisi Maniheizm olup, bu inanışa göre evren deki bütün varlıklar aydınlık ve karanlık (Nûr ve Zulmet) karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Nûr iyiliğin, zulmet de kötülüğün sebep ve kaynağıdır. Evren bu karşıtlığın mücadele alanıdır ve iki güç arasındaki savaş kesintisiz olarak devam eder. Bu tanım, aynı şekilde Mecusîliğin dualist (iki tanrılı) inancıyla da uyum içerisindedir. Zaten onlar iyilik tanrısını sembolize eden ve bir ışık kaynağı olan ateşe tapmaktaydılar.[13]

Bazı batılı filozoflar ve onların İslâm dünyasındaki uzantıları olan felsefeciler, çoğu zaman varoluşu ve bu varoluşun evrelerini ışık kavramı üzerine oturturlar. Allah`ın varlığını ve zatını, vahyin dışında, aklı kullanarak izah etmeye çalışanlar, ilahlığı ışıkla veya ışığın akılla olan ilişkileriyle tanımlama yoluna gitmişlerdir. Böyle bir inanç sisteminin temelleri Platon tarafından atılmış ve Aristo tarafından oldukça tekâmül ettirilmiştir. Batılı filozoflar tarafından geliştirilen metafizik ve ilahiyata dair bu nazariyeler pek az değişiklikle onların uzantıları olan Farabî ve İbn Sina tarafından iktibas edilmiştir. Onlar, ışık inancını akıl ile bağlantılı olarak kullanmışlardır. Farabî, Aklın ışığını ele alırken birçok eş anlamlı kelimeler kullanmıştır. İbn Sina, Farabî`nin açıklamalarını genişletmiş, onun ilahiyatındaki ışık kavramını Ruh ile beden arasında bir birleşme olarak telakkî etmiştir. Sûfîler de Nûr (Işık) terimini yaygın bir şekilde kullanmışlardır. Bunlardan bazıları, Kur`an-ı Kerîm`de geçen ve Allah Teâlâ`nın yüklediği anlamlar çerçevesi içerisinde kalmış; diğer bazıları da doğu ve batıdaki Nûr (Işık) akidelerinin tesiri altında kalarak farklı mecralarda yol almışlardır. Burada, salt ışık akidesi üzerine kurulmuş felsefi bir ekol olan ve Mecusîliğin Nûr-Zulmet akidesinin tesiri kadar, batılı filozofların ışık inançlarının tesirinde de kalarak ortaya çıkan İşrâkîlikten bahsedilmesi gerekmektedir. İşrâkîliğin kurucusu, Eyyûbîler devrinde yaşamış olan ve yaydığı düşünceler İslâm akidesiyle çeliştiği için Halep`te 1191 yılında idam edilen Şihabüddin Sühreverdî`dir. O, İşrakî doktrinini oluştururken, İbn Sina`yı ve İslâm öncesi Pisagorculuk, Eflatunculuk ve Hermetizm esaslarını kaynak almıştır. Ancak onun felsefesi bu felsefeyi temellendiren kaynakların çokluğuna rağmen, eklektik bir felsefe olarak nitelendirilmekten uzak olup, orijinal özelliklere sahiptir. Meşşaî ekolün, hakikatın akıl yoluyla keşfine önem vermesine karşılık; o, gerçeğin ancak sezgi yoluyla kavranabileceği tezini ileri sürmüştür. [14]

Ehli kitapta Ruh Konusunda ayrılığa düşmüşlerdir.Konsil kararlarından sonra Katolik ve Ortadoks kiliselerinin ayrıldıkları konunun Ruhun babadan mı, baba ve oğuldan mı çıktığına dair yaptıkları yorumlardan kaynaklanır. M.S. 3. Asırda İlahiyatçı Origene Ruhul Kudusün Baba ve oğlun aynı cevherden olduğunu ve onunda baba ile aynı seviyede İlah olduğunu hararetle savunmuştur. M S 381 de Toplanan 1. Konsilde Ruhul Kudusün Baba oğul ile aynı cevherden olduğu ve üçünün de uluhiyet bakımından eşit olduğu kabul edilmiştir. Ancak MS. IX. Asrın ortalarında Ruhul Kudusün çıktığı yer konusunda şiddetli tartışmalar başlamıştır. Neticede MS. 869 yılında İstanbul'da bir konsil toplanmış “Filioque” yani Ruhul kudüs'ün hem babadan hem oğuldan çıktığı resmen kabul edilmiştir. Bu konsilde aforoz edilen Patrik Photius MS 879 da yeni bir konsil topladı ve bu konsil de Ruhul kudusün sadece Babadan çıktığı kabul edilmiştir. Böylece 869 da toplanan konsile "Latin Batı Konsisli" 879 da toplanan Konsile ise "Yunan Şark Konsili" denmiştir. Artık bundan böyle Latin Batı Kilisesini Roma Kilisesi temsil edecektir. Yunan Kilisesini ise Şark Kilisesi temsil edecektir. Bunlardan birincisine "Roma Katolik Kilisesi" ikincisine “Rum Ortadoks Kilisesi denmiştir. Doğu Batı Kilisesi Ruhul Kudusün çıktığı

______________________________________________________

[12] Ömer Tellioğlu/Nur.

[13] Vikipedia. Mecusilik mad.

[14] Ömer Tellioğlu/Nur.

yer konusunda ihtilaf etmelerine rağmen teslisin üçüncü bir unsuru olduğu hususunda ihtilaf etmezler.[15]

Abdal Musanın sırrı da aynı inancın alevi inancına tezahürüdür. Nur-u kadimden (Zat-ı mutlak ya da Şah-ı Merdan olarak adlandırılır) Dağılıp yayılan kudret (Ruh-enerji) milyarlarca yıl sürmüş bir yolculuktan sonra, bir yıldızdan bir yıldıza geçerek güneşe gelmiş ve güneşten yeryüzüne inmiştir. İnsanın temeli, Nur’u kadimden kopup güneşte toplanan bu kudrettir. Güneş Nur’u kadimden kopan kudreti yeryüzüne aktarandır. Yaradılışın kaynağının bilinebilen, görünebilen, seçilebilen yüzüdür. Tüm canlar, güneş vasıtasıyla Nurdan hasıl olmuştur, asılları ışıktır/nurdur. İnsanın canı sonsuz kudrettir, asla kaybolmaz. İnsanın teni ölür, canı(ruhu) ölmez. Aslolan candır. Can, kaynağın başlangıcı ve sonu olmayan iki kudretten aldığı ve onun bir parçası olduğu için doğal olarak ölümsüzdür. Yoktan var olmamıştır. Bu nedenle yokta olmaz. Can geldiği kudret kaynağına geri dönünceye kadar kesintisiz bir devinim içinde bin bir değişik formda kendisine yeni yaşam alanları bulur ve yeniden doğuş döngüsü içinde, sürekli bir bedenden diğer bir bedene transfer olur. Yaratan yaratılmışların dışında her şeyi denetleyen, yargılayan, ödüllendiren ve cezalandıran bir üstün irade değildir. Varlık biridir. Varlık birdir ve varlığın esası sevgidir. Varlığı yaratan ve yaratılanlar olarak ikiye bölmek ve bir parçayı diğer parçaya üstün görmek ve amir tutmak sebebi anlamamaktır. Varlıkta ikilik gütmektir ki, buda ulu hikmete karşı gelmektir. Yaratılış zıtlıkların ve tamamlayıcı güçlerin dinamik uyumu ile dengede durur. Yaradılışı birbirinden uzak, ayrı parçalar halinde ama bir birleriyle uyum içinde ve bir bütün olarak tutan güç, en küçük canlı hücreden, en büyük gök adası kümelerine kadar varlığın tüm parçalarını çekip çeviren ilahi döngüdür. Ayin-i Cem içinde pervanelerin döndükleri semahlar bu sonsuz ritmi tasvir ederler.[16]

Okuduğum, Tüm öğretiler bana İnsanoğlunun, sürekli ölümsüzlüğü istediği için tanrısal olmayı, hatta her şeyin mutlak hâkimi olmayı istediğini ve bu sebeple türlü türlü mitolojiler, efsaneler, felsefeler, ideolojiler, ürettiklerini kavrattı.

Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tercih ettiğin kişiye hesapsız rızık verirsin. (Al-i İmran/27)

Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır. Ölümünden sonra yeri canlandırır. Siz de yerden o şekilde çıkarılacaksınız. (Rum/19)

Taneleri ve çekirdekleri pörtleten (yaran)[17] Allah'tır. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. Buna rağmen nereden yanlışa sürükleniyorsunuz. (En’am/95)

Biz Ölümlü varlıklarız. Hayy/canlılık kavramını, Ruhla özdeşleştirdiğimizde, eş anlamlı kullandığımız da  İnsanın, Ruh üflenerek diğer canlılardan farklılaştığını görmezlikten geliriz. Kendimizin de gözlemlediği bir gerçek var ki tabiatta Mevt ve Hayy / Yaşam ölüm döngüsü arzda yaratılan tüm canlı varlıklar için söz konusudur. Hesaba çekilecek olansa insandır. Yunandan beri doğa filozofları tarafından da tanımlanan Ruhun canlılık ilkesi olduğu olgusu günümüzde hala çoğunluk tarafından kabul görmektedir. İnsanın varlığını beden ve can iklimi üzerinden ele aldığımızda mesela Platona göre; Ruhun nasıl bir yaşam sürdüğüne bağlı olarak bir ruh bedenden çıkıp diğerine girer. Ya da Celalettin Rumi’nin anlayışına göre, taş olarak ölmüştüm, bitki oldum. Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum. Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum, öyleyse ölümden korkmak niye? Hiç bir sefer daha kötüye dönüştüğüm ya da alçaldığım görüldü mü? Bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir varlık, rüyaların meleği olacağım. Fakat yolum devam edecek. Tanrı dan başka her şey kaybolacak Hiç

_____________________________________________________________

[15] Selçuk Üniversitesi/Galip Atasağun/ İlahi dinlerde semboller/doktora tezi s. 105 -106

[16] Erdoğan Çınar/ Aleviliğin Kökleri / Abdal Musa’nın Sırrı

[17] Felak Suresi 113/1.ayetteki felak fiilinin öznesi falik’tir. Bölen, yaran, pörtleten anlamlarına gelir.

kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım, Yıldızların üzerinde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım... Görüldüğü üzere Platon ve Rumi özelinde canlılık olgusu,  Antik Yunanlı filozoflardan günümüze kadar birçok düşünür tarafından eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Bu inanç,  bitkilerin, hareket edebilen her tür canlılığın insan dâhil Ruhunun var olduğu inancını beraberinde getirmiştir.

Tabiatta devri daim eden ölüm ve canlılık olgusu determinizimle, animizimle, antropoformizmle değerlendirildiğimizde durumun vahameti ortaya net olarak çıkmaktadır. Bu inanç sistemi,  mistik, ezoterik tüm gizli öğretiler de vardır ve nefis terbiyesi adı altında pazarlanmaktadır. "Ölmeden önce ölünüz” sloganlarıyla... Evreni sonsuzdan gelip sonsuza giden devridaim makinası olarak ele aldığımız da ise dehriyeciler gibi... Tekrar dirilişe hesap gününe inanmanın gerekliliği, emir ve yasaklar, helal ve haramlara uymanın zorunluluğu ve Salih amel işlemenin gerekliliği tam olarak idrak edilemez.

Oysa İnsanoğlu bin yıl yaşamak istese de mutlaka ölümü tadacaktır. (Al-i İmran/185, Ankebut/57)) Hepimiz ölümlü varlıklarız bir gün tek tek Rabbin huzurunda hesap vereceğiz.  (Enam/94) Her birimiz tek tek kitabımızla karşılaşacağız.” Bu kitaba ne olmuş büyük küçük demeden hepsini yazmış…”(Kehf/49)

Yahudiler ve Hıristiyanlar: “Biz, Allah'ın oğulları ve sevdiği kimseleriz” dediler.[18]De ki “Öyleyse niçin günahlarınızdan dolayı size azab ediyor?” Hayır, siz O’nun yarattığı insanlardansınız. Allah, bağışlanmayı tercih edeni bağışlar; azabı tercih edene de azab eder.[19] Göklerde, yerde ve bu ikisinin arasında tüm yetkiler Allah'ın elindedir. Dönüş O'nadır. (Maide/18)

Yahudiler; “Üzeyir[20] Allah’ın oğludur" dediler. Hristiyanlar da "Mesih[21] Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, onların dillerine doladıkları (boş) sözlerdir. Önceki kâfirlerle aynı ağzı kullanıyorlar. Allah kahretsin onları! Bu iftiraya nereden sürükleniyorlar. (Tevbe/30)

Kur’an’a göre Ruh olgusu konusunda, detaylı bilgi almak isteyenler için;

http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/ruh-ve-vucut-dengesi.html

http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/kadir-suresi.html

http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/anne-karninda-cenine-ruhun-uflenmesi.html

http://www.fetva.net/etiket/ruh-ne-zaman-uflenir

Selam ve Dua ile. Allah’ın, Rahmeti, Bereketi, Mağfireti üzerimize olsun.

___________________________________________________________ 

[18] 22 Sonra firavuna de ki, `RAB şöyle diyor: İsrail benim ilk oğlumdur.

    23 Sana, bırak oğlum gitsin, bana tapsın, dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk    oğlunu öldüreceğim.>» Çıkış 4

[19] Bunun kuralını Allah koyar.

[20] İsrailoğullarına gönderilen nebi resullerdendir

[21] İsrailoğullarına gönderilen nebi resullerdendir

Mürüvvet Çalışkan

 


DİĞER DOSYALAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.