Almanlara kızmalı mı!

Hasan Mustafa Arslan
25.7.2017

Son zamanlarda görülmemiş bir diplomasi savaşı sürüyor. 15 Temmuz darbesinden sonra dozu artan diplomatik nezaketsizlikler had safhaya ulaştı...

Ortalık karışık!..

“Dost” bellediğiniz bir ülke işi gücü bırakmış, ülkenizde darbeye kalkışıp ortalığı kasıp kavuran hoca kılıklı hainlere ve sınırlarınızda terör estirip açıkça Güneydoğunuzu sizden koparmak için çalışanlara kucak açmış. İçerdeki yandaşlarına da desteğini esirgemiyor...

Bununla da yetinmeyip hırsızı haklı, mağduru suçlu gösteren duruş ve uygulamaları, uluslararası platformlarda gözünüze sokuyor!..

Eğer bunlara da kızılmazsa daha neye kızacağız deyip bana kızmaya başladığınızın farkındayım...

İsterseniz filmi 1918’lere geri saralım. Filmin Türk ve Alman versiyonlarını yan yana ilerletelim...

.....................

Almanlar ağır bir savaş yenilgisi almışlar, 1919 Temmuz’unda Versay’da tüm dişleri pençeleri sökülmüş, ağır bir manda yönetimine tabi tutulmuşlardı. Ortada; savaş malzemesi üretmesi yasaklanmış, 15 bini deniz gücü olmak üzere askeri gücü -o da iç güvenlik için- 100 bin kişi ile sınırlandırılmış, tüm denetimi savaş galibi devletlerin eline bırakılmış bir Almanya vardı. Üstüne üstlük, Woodrow Wilson doktrinine güvenerek oturdukları barış masasından ummadıkları miktarda (tüm olanaklarının 4 mislinden fazla 20 milyon Mark) savaş tazminatını da kucaklayarak kalktılar. Almanya’nın uçak, denizaltı, zırhlı araç veya herhangi askeri teçhizat üretme hakkı yasaklanmıştı. Ülke herhangi bir silah alımı ve satımı yapamayacaktı. Biyolojik ve kimyasal çalışmaları da yasaklanan Almanya’nın tamamen savunmasız kalmasını sağlayan antlaşma hükümleri, 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girdi. Almanlar günün sonunda Avrupa’daki topraklarının yüzde 13’ünü (43.000 kilometre kareden fazla), nüfusunun onda birini (7 milyona yakın) ve bütün denizaşırı sömürgelerini kaybetmiş olarak mandater bir yönetim altına girmiş oldular.

......................

Aynı dönemde talihsiz bir şekilde savaşa giren Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından parçalanmış, Türkler Sevr ile köşeye sıkıştırılmıştı... Ardından başlayan Millî Mücadele ile Lozan’a gelindi. 24 Temmuz 1923’de imzalanan antlaşma 6 Ağustos 1923’de yürürlüğe girdi. 2 Ekim 1923’de İngiliz işgal komutanı İstanbul’u terk etti. 6 Ekim 1923’de ise Selahattin Adil Paşa Komutasındaki Türk Ordusu İstanbul’a girdi. Böylelikle Hatay hariç şimdiki sınırlarımız güvence altına alınmış oldu. Artık İttihat ve Terakkî vardı. Tam hakîmiyetle direksiyona oturmuştu. Geçmişe ait tüm bağları kopartacak nitelikte devrimler metazori ile hayata geçirildi. Ortada elde edilmiş bir toprak parçası kalmıştı fakat halen de tartışılan kültürel ve milli değerler, Anadolu’da tümüyle yeniden kodlandı...

......................

Dünya 1929 ekonomik buhranı ile mücadele ederken 1933’de işbaşına gelen Hitler ilk iş olarak 1934’de Alman ordusunu 300 bine ulaştırdı. Alman insanının birikimini, çalışkanlığını ve disiplinini değerlendirerek, Almanya’yı eski güçlü günlerine kavuşturmayı hedefleyen bir mücadele başlattı. Bu politika Eylül 1939’da Almanların Polonya’yı işgale başlamasıyla birlikte 2. Dünya savaşına evrildi.

Almanya için ikinci dünya savaşı, Berlin yakınlarındaki Posdam’da son buldu. 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında gerçekleşen konferansa; ABD adına Truman, SSCB adına Stalin katıldı. İngiltere adına ise önce Churchill, ardından ülkesinde yapılan seçimleri kaybedince rakibi Attle yer aldı...

Potsdam'da, ağırlıkla Almanya'nın Nazilik ve askerlikten arındırılması üzerinde duruldu. Savaş suçluları cezalandırılmalıydı. Alman askerlerinin elinden silahların alınması, demokratik düzenin kurulması; tüm bunları yapmak için ise, eğitim sisteminin tümüyle değiştirilmesi gerekirdi. Yani Almanya bir süre işgal altında kalmalıydı. Buna göre, Almanya, Sovyet, İngiliz, Amerikan ve Fransız işgal kuvvetleri komutanlarınca yönetilecek dört ayrı işgal bölgesine ayrıldı.

Berlin, Viyana ve Avusturya da aynı şekilde bölüdü. Tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerkliğe sahip devletlerden oluşan bir federasyon kurulmasına karar verildi. Maliye, dış ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamına alınmayarak egemen ülkelerce oluşturulan Denetim Kurulunun yönetimine bırakıldı.

Otomatik alternatif metin yok.

Potsdam Konferansı protokolünü kabul etmeyen Japonya ise konferansın neticelenmesinden ilki 5, ikincisi 8 gün sonra atılan Atom bombaları ile dize getirildi.

...................

İkinci dünya savaşında Türkiye tarafsız kalmayı tercih etmişti. Almanların, Yunanistan’ı işgali üzerine Bulgaristan’ın Alman cephesine katılmasıyla Türkiye; önce İngiltere ve Fransa’ya yaklaşıp 19 Kasım 1939’da her ne kadar “Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşması” imzalasa da 18 Haziran 1941’de Almanlarla imzaladığı “Saldırmazlık Anlaşması” ile gözden düştü. Savaşa sokulma yönünde gerçekleştirilen ağır baskılar karşısında Türkiye 1944’de, durumu iyice kötüleşen Almanya ile önce diplomatik ilişkileri kesti. Savaşın bitimine aylar kala da 23 Şubat 1945’de Miğfer devletlerine (Almanya ve Japonya) sembolik olarak savaş ilan etti. Türkiye böylelikle, savaş konusunda Birleşmiş Milletler tarafından 25 Nisan 1945’te San Fransisco’da yapılması kararlaştırılan toplantıya katılma hakkını elde etti.

Aynı sırada 19 Mart 1945’de Rusya; Türkiye ile 1925’de imzaladığı “Saldırmazlık Pakt”ını fesh etti. Ruslar 7 Haziran 1945 tarihindeki görüşmelere, boğazlarda üs ile Kars ve Ardahan’ın kendilerine bırakılması talebi ile geldiler...

........................

Böylece antikomünizm sendromu artık Türkiye’ye bulaş(tırıl)mış oldu. Hemen ardından da ülke içinde koruma kalkanı görünümüyle çeşitli yapılanmaların gerçekleştirilmiş olduğunu yıllar sonra öğrendik. Muhtemel Varşova paktı ülkelerine direnmek için 50’lerde kurulan Gladio gündemimize onlarca yıl sonra girdi.

İkinci dünya savaşından sonra Almanya kadar direkt olamasa da ABD ve İngiltere, Türkiye’nin yönetim çarklarında daha bir etkin olmayı başardılar.

Türkiye’de ki antikomünist yapılanmaların ve çeşitli asimetrik oluşumların kimlerin eliyle geliştiği şimdilerde malum!

Bugün bizim terörist olarak tanımladığımız yapılanmalar, aslında Almanya’da ikinci dünya savaşı sonrasında fiilen oluşturulan ve halen de süren vesayetin Türkiye’de ki sivil versiyonları.

Dolayısıyla ipleri aynı merkezde olan iki vesayetçi oluşum ile karşı karşıyayız. O yüzden Alman devletinin Türkiye’nin yolunu kesecek her türlü operasyona ev sahipliği yapmasını garip karşılamamalı.

Malum Alman medyasının, Almanya özelindeki her bağımsız davranma hareketine Himler Faşizmi kurgusuyla yaklaşma refleksi; Türkiye’nin millileşme hamlelerini de Alman halkına kötü örnek olarak sunuyor...

Bakalım daha nereye kadar...

 

Hasan Mustafa Arslan




YAZARIN DİĞER YAZILARI
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.