Eğitim ile sömürgeleştirme!

Hasan Mustafa Arslan
13.2.2018

Hiç kimse sömürgeleşmeyi sevimli bulmaz, kendine ve milletine de yakıştırmaz...

Kafamdaki çengelde, yakın tarihimiz ile ilgili şu soru hep takılı durdu!..

Herkes İngilizlerin Dünya üzerinde sömürgeciliğin kitabını yazacak tek ülke olduğunda hemfikirdir. Böyleyken; üstelik 1916’da kendilerine en ağır Kut-ül Amare  yenilgisini tattırmış Türkler tam da Sevr ile köşeye sıkışmışken, İngilizler hangi gerekçeyle Kurtuluş Savaşı sürecinde Yunanistan’a sırt çevirdiler? Ardından işgal altında tuttukları İstanbul’u, İngilizler neden davullu zurnalı törenle Türklere teslim edip, hiçbir şey olmamış gibi çekip gittiler(!)...[1]

Hamaset kısmını geçelim...

Kabul edelim ki İngilizler sömürge işlerinde asimetrik düzenler kurup sömürgeciliği, sömürülene sevdirerek idame ettirebilen yegane ülkedir. Bugün İngiliz Milletler Topluluğu, altı kıtada 52 devleti bünyesine almış bir yapıdır. Bu ülkeler dünya kara yüzölçümünün dörtte birini, 2,4 milyar insan ile de dünya nüfusunun üçte birini kapsar. Sloganları ise; “özgür ve eşit bir gönüllü işbirliği” dir...

....................

Eylül 2016 yılında Kitap ve Hikmet dergisi için, 25 yıldan fazla süredir İngiltere’de yaşayan bir dostumuz[2] ile röportaj yapmıştık. Röportaj derginin 15. sayısında yayınlandı. Bu yazıyı yazmama sebep ise bir twitter paylaşımında[3] röportajda da bahsi geçen 1949’daki ABD ile Türkiye arasında imzalanan eğitim anlaşmasının Resmi Gazetedeki metni[4] oldu...

Türkiye’nin ABD ile yaptığı eğitim anlaşması... Sömürgeleştirme... İngilizler... Bunların da üzerinde dünya finans sistemi... Tüm bunlar ne alaka diyenler olabilir!..

Çok küçük bir hatırlatma yapıp konuya geçelim...

Unutulmamalıdır ki ABD’nin kuruluşu 4 Temmuz 1776 da İngiltere’ye bağlı 13 koloninin bağımsızlık ilanıyla başlar. 1803’de Fransızlar’dan 2.147.000 km2’lik toprak ve 1846’da da Ruslar’dan Alaska, para karşılığında satın alınarak topraklar genişletilir. Çeşitli iç savaşlar neticesinde bugünkü kuşatılamayan ABD kurulur. Çekirdek İngilizdir...

Bugün dünya genelinde İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya, Avustralya gibi merkez bankaları aslında 15-16 finans kartelinin kontrolündedir. Bank of America, HSBC, JP Morgan Chase, Kanada Royal Bank, UBS, Deutche Bank gibi özel kurumlar, herkes tarafından devlet kontrolünde bulunduğu zannedilen merkez bankalarının sahibi kurumlardır. Bunların da sahipleri bankerlik geçmişleriyle bilinen birkaç aileye dayanır.[5]

Halen ABD Merkez Bankası olarak bilinen FED (Federal Rezerve Bank) başta olmak üzere dünya finans sistemi özel kişilerin elinde olup en etkili borsa olan Metal Borsası’nın merkezi de İngiltere’dedir!..

Tüm bunlar yukarıdan aşağıya ülkelerin sömürgeleştirilmesi, bireylerin köleleştirilmesi süreçlerinin anlaşılmasında bir kurgu malzemesi değil, gerçeğin ta kendisinin göstergeleridir.

...........................

Bir ülkeyi sömürge yapmak için o yeri işgal etmek ve Vali tayin etmek geçmişte kalmıştır. Bu artık gerekmediği gibi sakıncalıdır da...

Kalıcı ekonomik ve kültürel bağımlılıklar oluşturmak, sadece madenleri gasp etmekten çok daha kârlı ve kalıcıdır. Yüzyıldan bu yana geçmişin o vahşi sömürgecileri, hoyrat düşüncelerinden değil ama hoyrat görüntülerinden sıyrılmış durumdalar. Dünün câni emperyalistleri, bugün kapitalizmin özgürlük sloganı altında parayı ve eğitimi kontrol ederek ülkelerin tüm dinamiklerine istedikleri gibi hükmedebiliyorlar.

İngiltere ve ABD gibi ülkeler güçlerinin yettiği ülkelerdeki yetenekleri erkenden keşfediyorlar. Keşfedilen bu kaymak tabaka öğrencileri; devletler ile yaptıkları karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde özel burs programlarıyla alıp, çeşitli seviyelerde eğitimlerini sağlıyorlar. Bunların da içinden seçtiklerini daha ileri safhalarda destekleyip yönlendiriyorlar.

Kendilerine açılan kapılardan adeta büyülenerek geçen bu insanların çok nitelikli olanlarına, İngiltere ve ABD’de bilim alanlarında yollarına devam ettiriliyor. Diğerleri ise kendi ülkelerinde devletin çeşitli kademelerinde görevlere getiriliyor ve önleri açılıyor. Yurt dışında Devlet Bursu ile yetişmiş insan kaynakları, ülkeye gelen her seviyede ki yabancı misyonlar ile ilişkileri yürütmede kritik öneme sahip noktalara hızla getiriliyorlar. Bunlar ileride ABD ve İngiltere gibi modern sömürgeci ülkelerin projelerinin, o topluma uygulanması sırasında çeşitli rollerin adaylarıdır artık...

Batının temelde amacı, bilgi üzerinde global hakimiyet kurmaktır...

Batı bilimi tekeline almak ve adeta bir bilim dini oluşturmak için 19. Yüz yıldan itibaren köklü kurumsal yapılar oluşturdu. Eğitim alanında oluşturulan kurumsal yapılar, ar-ge ve her türlü patent oluşumları ile birbirine sıkıca bağlandı. Örneğin bu gün herhangi bir ülkenin uçak yapıp uçurması sorun olmayabilir. Ancak uçurduğunuz uçağın, oluşturulmuş batı standartlarını almamış herhangi bir unsur taşıyor olması onu akreditasyonun dışına itecek ve uluslararası bir noktaya uçabilmesi olanaksız hale gelecektir. Keza kritik yazılımlar, enerji üretim süreç ve teknolojileri, banka sistemi, hemen tüm ürün standartları bu bağlamda batı tarafından oluşturulmuş yapılarda biçimlenip değer bulmakta ve kabul görmesi sağlanmaktadır.

Eğitim bu süreçlerin en temel aşamasıdır. Eğitim ve bilim alanında oluşturulan kurumsal yapı ile; bilgi üretimi, bilginin üretime geçirilmesi, standartların belirlenmesi, bilginin yaygınlaştırılması, bilgi ile oluşturulabilecek her türlü toplum mühendisliği faaliyetleri, yönetilebilir ve yönlendirilebilir hale gelmektedir.

Özellikle İngiltere bu alanı oldukça ileri düzeyde kullanabilme kabiliyetine ulaşmıştır. İngiltere dün vahşi bir şekilde sömürgeleştirdiği ülkelerin bugün medeniyet önderi konumundadır. [6]

Britanya halen büyük bir çekim merkezidir. Bir çoğu sıradan olmasına rağmen, üniversiteleri de aynı çekim gücüne sahiptir. Bu çekim gücünün temelinde dil konusu vardır. Buralardaki üniversitelere talep o kadar fazladır ki en fazla birkaç doktora ile halledilebilecek konulara yüzlerce doktora yaptırılabilmektedir. Bunun aslında bir nevi emperyalist İngiliz propagandası olduğu görülebilir. Adeta “ilmin sınırlarını biz belirleriz” denmektedir. Kendilerinde ki emperyalist kültürün alt yapısında bu vardır. Siyasal olarak İran’dan Fas’a kadar sınırları belirlemelerinin etkisi, eğitim başta olmak üzere tüm sosyal konulara yansımaktadır. Bu temayül kendilerini belirleyici kültür çerçevesinde hâkim unsur olarak görmelerine yetmektedir. Bütün felsefelere, bütün dinlere de bu çerçevede bakmaktalar.[7]

Bedava sanılmasın...

ABD ve İngiltere gibi ülkeler böylesi yüksek hedefleri elde etmek için bir bedel ödemedikleri gibi eğitim alanını tam anlamıyla ticari bir meta haline de çevirmiş durumdadırlar. Bir doktora öğrencisinin ülkesine maliyetinin yaklaşık yüz bin pound olduğu söylenmekte... Bu değer bazı teknik bölümlerde çok daha fazladır... Ülkelerin ilgili birimleri ile her yıl yapılan resmi anlaşmalarla külliyetli miktarda dolar/pound/Euro, devlet kademelerinde görev alacakların yetiştirilmesi ve ufkunun açılması için bu hizmetin alındığı ülkelere dökülüyor.

Batılılar, Türkiye gibi ülkeler ile ilişkileri söz konusu olduğunda; muhatap alacakları, dirsek teması kurabilecekleri, İngilizceyi karşılıklı olarak anlayabilecek seviyede oluşturulan kadroların parasını da bu ülkelere ödetirler... Bu arada kültür ve gelir farkının oluşturduğu hayranlığı ve var olan platonik sevgiyi de dibine kadar kullanırlar.

Bu doktora programlarında yozlaşma o kadar ileri boyuta varmış durumdadır ki, İngiltere’de bir papazdan Ebu Hanife Fıkhı konusunda doktora alan ilahiyatçılar(ımız) bile vardır. Ne hikmetse bu ilahiyatçılar idari kademelerde sanki ayaklarının altında paten varmış gibi bir anda en üst noktalara gelebiliyorlar...

Aslında herkes şunu çok net olarak biliyor!... Batının sıradan üniversitelerinden, parası verilip alınacak doktoralarla, ülkesine sıra dışı kazanımlar getirecek insanların çıkması olanaksız...

Ne Amerika ne İngiltere ne de başkasının amacı, değer üretecek kalifiye insanları geldikleri ülkelerine kazandırmak falan da değil!.. Batı sadece sömürmeyi gözüne kestirdiği ülkeyi bilim ve teknolojide kendine bağımlı kılıp, pazar olarak marketinin önemli bir müşterisi haline getirmeye çalışıyor.

Maalesef bugün biz de dahil dünyanın bir çok ülkesinde; sadece cv’sinde ABD’de, İngiltere’de eğitim yapmıştır yazan birileri, medeniyet(!) gördü diye meslektaşlarından bir adım öne çıkabilmektedir. Bu faaliyet sadece akademisyenlere mahsus da değildir. Kaymakamlar, hakimler, savcılar, askerler, emniyet görevlileri vs de görgülerini arttırsın diye yıllardan beri parası devlet tarafından ödenerek Batı’ya gönderilmekteler. 40-50 senedir bu böyledir. Gelinen nokta ise ortada... Elbetteki bir takım faydalar söz konusu edilebilse de hem o garabet anlaşmalar resmi kayıtlarımızda mevcut ve halen yürürlükte hem de gelinen nokta ortadadır.

Artık Devletimizin bu durumu çok iyi görmesi, değerlendirmesi ve yönetmesi gerekiyor...

İş işten geçmeden!..

 

Hasan Mustafa Arslan

________________________________________

[1] Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandı. Cumhuriyet'in ilanından 27 gün önce, 2 Ekim 1923'te düşman güçleri İstanbul'dan ayrıldılar.

http://www.fitrathaber.com/yazi/6-ekim-de-istanbul-u-kim-kurtardi 

Ayrıca Bkz. Yazının 3. Bölümü; http://www.fitrathaber.com/yazi/almanlara-kizmali-mi

[2] Mücteba Şentürk

[3] https://twitter.com/10uncukoylu/status/962788874983493632

[4] Anlaşma metni 7460 sayılı Resmi Gazete’nin 4. sayfasında görülebilir: https://t.co/IgLj0wX1t2

[5] Bkz. Yazı - Cemil Özyurt, Paralimanı; http://www.paralimani.com/abd-merkez-bankasi-ozel-sektorun-eline-nasil-gecti-yazisi-31518/

[6] Bkz. Rihard Moore yazı; https://blogs.fco.gov.uk/tr/richardmoore/2017/03/13/milletler-toplulugu-bir-imparatorluk-degil/

[7] Bkz. Kitap ve Hikmet Dergisi 16. Sayı, Sh.76




YAZARIN DİĞER YAZILARI
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.