EŞİNİ KISKANMA HASTALIĞI

Ali Kara
29.1.2018

Her Müslüman’ın namusunu kıskanması dini bir görevdir. İslam’da namus mefhumu, dinden sonra her şeyin üstündedir. Onu koruma uğruna ölen kimse de şehit sevabı kazanır. 

Ebu Hüreyre (r.a.) in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

 “Kıskançlığın bazısını Allah sever, bazısını da sevmez. Allah’ın sevdiği kıskançlık, kötülük olduğu kuvvetle muhtemel olan zamanlarda du­yulan kıskançlıktır. Allah’ın hoşlanmadığı kıs­kançlık ise, zayıf bir ihtimale dayanarak duyu­lan kıskançlıktır.” diye izah buyurmuştur. Kütüb-i Sitte, Trc.17/219

Yukarıdaki hadis-i şerife göre kıskançlık iki kısma ayrılmaktadır. Birincisi, kişinin eşi hakkında kuvvetli delillerle şüp­heye düşmesidir. Bu da güvenme duygusunun kaybolması demektir. Güvensizlik, sevgi, saygı ve dostluğun bitmesine sebep olur. Böyle bir durumda eşini takip etmek, kişinin en tabi hakkıdır.

Yani erkekler kadınlar için, onları kötü ahlak­lardan koruyup kollamak suretiyle, her türlü tehlikelere gö­ğüs gererek muhafaza eden bir örtü görevi yaptığı gibi, kadınlar da başta namus ve iffet olmak üzere, bütün kötülüklere karşı, eşini korumada yine örtü görevi yaparlar.

Beyefendi hanımını kıskanır ama hanımefendi beyini kıskanmaz diye bir anlayış, İslam’da yoktur. Meşru şartlar içerisinde, her ikisinin de birbirini kıs­kanma hakkı vardır. Ancak bu kıskançlık, yersiz ve hayalî şüphe­lere dayanmamalıdır.

Zira şüphe faziletin ve mutluluğun düşmanıdır. Hummalı hastalık gibidir. Çilelerin en büyüğüdür. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Bunun tedavisi de menfi hislere kapılmadan araştırma yapmaktır. Aksi halde kişi strese girer. Bunun sonucu olarak da aileler zor durumda kalırlar.

İkincisi ise, elinde kuvvetli bir delil olmamakla beraber, vehm ile şüpheye düşme halidir. Her insan, sevdiği veya âşık olduğu birini her bakımdan korumak ve kollamak ister. Bu duygu insan fıtratında mevcut olan bir davranıştır. Ancak bu anlayışın aşırı bir seviyeye çıkması, kişinin kendisi veya değer verdiği kişi için tehlikeli hale gelebilir. O zaman kişi sevdiği insanın tutum ve davranışlarının hepsine göz kulak olmaya çalışır. Bu duygu daha ileriye götürüldüğü zaman, sevgiye dayalı kıskançlık başlar ki, bu da kişiyi aldatılma saplantısına kilitler.  İşte böyle bir kıskançlık, Allah (c.c.)’ın sevmediği bir davranıştır. Bu durumu açıklayan bir hadis-i şerif şöyledir:

İbn-i Ömer (r.a.) anlatıyor.

Çölde yaşayan bir sahabe, Resulullah (s.a.v.)’e gelerek şöyle dedi.

“Ey Allah’ın Resulü! Karım, benim yatağımda siyah bir çocuk doğurdu. Biz asla aramızda siyah bulunmayan bir aileyiz” dedi. Efendimiz (s.a.v.):

“Senin develerin var mı?” Buyurdu.

Adam “evet” dedi.

“Renkleri nedir”? Buyurdu

Adam “kızıl” dedi.

“Aralarında siyah da var mı”? Buyurdu

Adam hayır dedi.

“Peki, boz var mı”? Buyurdu

Adam “Evet var” deyince

“Peki, bu nereden oldu?” buyurdu.

Adam, “bir damara çekmiş” deyince Efendi­miz (s.a.v.)

“Senin oğlun da bir damara çekmiş olabilir” buyurdular.  Ebu Davud, Edeb

Burada şüphenin yersiz olduğu anlatılmış olmaktadır. Yani insanın çocuğu bazen kabilesindeki uzak bir akrabaya benzemiş veya hiç benzememişte olabi­lir. Bundan dolayı derhal şüpheye düşüp kadını suçlamak, İslami açıdan normal bir davranış de­ğildir. Gerçi zamanımız şüphelerin, kolayca tespit edildiği bir devirdir. Bir DNA testi her şeyi ko­laylıkla ortaya koymaktadır. Bununla beraber;

Bazı insanlarda şüphe hastalık şeklinde devam etmektedir.

Me­sela: Evinden çıktığı zaman kapıyı karısının üzerine ­ kilitleyen, perdelerin gece gündüz devamlı kapalı kalmasını isteyen insanlar vardır. Eşi bir komşuya gittiği zaman yanlış yorumlar yapan, çarşıda biri ile selamlaşmasını suç kabul edip, bo­şanma sebebi sayan, hatta caddede yürürken sağa-sola bakmasını dahi yasaklayan aile reisleri var­dır. Bu kişiler eşlerinin kötü bir tarafını gördük­leri için böyle davranmış değildir. Hasta oldukları için böyle davranmaktadırlar. Hem de tedavisi mümkün ol­mayan bir rahatsızlık içerisindedirler. Bu ve buna benzer davranışlar, Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen bir kıskanma şeklidir. Çünkü böyle haller kıskanmanın da ötesinde, psikolojik bir rahatsız­lığın getirdiği şüpheciliğe dayanmaktadır. Bu durumda olan insanlar şüpheciliğin en tehlikeli devresinde bulundukları için bu şekilde hareket etmektedirler. Bunlara gerçekler anlatılarak ikna edilmiş olsalar bile, kısa bir müddet sonunda tekrar başa dönerler. Çünkü inanmak istemeyen bir kimseyi hiçbir delil ikna edemez.

Böyle şüpheci insanlar, eşine iftira etmek için adeta fır­sat kollarlar. Bu durum, erkek kadın her ikisinde de olabilir. Bu şekil davranışlar, hayatı çekilmez hâle getirir. Çünkü mesnetsiz kıskançlık, insanın haksız davranışından dolayı önce alçalmasına sonrada küçülmesine sebep olur.

Bu hallerden dolayı yuvası kendine zindan olan insanlar vardır. Böyle insanlarla yuva kurmak, dışı güzel, ama içi harabeyi andıran bir evde ya­şamak gibidir. Böyle şüpheler yüzünden yıkıl­mış aileler ve perişan olmuş çocuklar vardır. Bu durum, İslam’da tasvip edilen bir davranış biçimi değil­dir. Çünkü aile hayatındaki mutluluk, karşılıklı güven esasına dayanır. Güvenen insan, her şeye iyi yönünden bakar. İyimserlik, insanı şüphe ve stresten korur.

Bir de bunun tersi vardır. Sabahleyin karı-koca evden çıkar, kimse kimseye bağımlı veya sorumlu değildir. Herkes istediği yerde dilediği kişilerle vakit geçirir, karı-koca birbirinden hesap sormaz. Böyle bir yaşantı da, İslam’ın tasvip ettiği aile ha­yatı değildir. Bu tür yaşantılarda da aile boyu huzursuzluk kendini gösterir. Çünkü sorumsuzluk mutlu­luğu engeller. Zira her şeyin bir sınırı vardır ama sorumsuzluğun sınırı yoktur.

İslam’da eşlerin birbirine karşı sevgi ve saygı dayalı mesuliyetleri vardır. Yani aile fertleri­nin, yine aile reisine karşı sorumluluk hissetme­leri gerekir. Zira temeli güven esasına dayalı olan sorumluluk duygusu, fertlerin birbirine olan sa­mimiyetini artırıp, bağlılık ve güven duygusunu da kuvvetlendirip, araya yabancıların girmesini de en­geller. Böyle olduğu takdirde, ailede ya­şama sevinci oluşur.

İnsanlar arasındaki sevgi, her şeyin üzerine çıkmamalıdır. Çünkü bu duruma gelen sevgi, insanı helake doğru götürür. Bu durumu anlatan hadis-i şerif şöyledir.

Ebu'd  Derda (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.): "Bir şeye karşı sevgin seni kör ve sağır eder (de onun eksiklerini görmez, kusurlarını işitmez hale gelirsin) buyurmuştur."   Ebu Davud, Edeb

Hadis, kalbe hâkim olan sevginin, sevilen kimsenin kusurunu göremeyecek kadar gözü kör ve kulakları sağır edeceğini belirtmektedir. Bu durum seven kişinin adeta sevgi zehirlenmesine yakalanması gibidir.  Zira bu duruma düşen kişi, sevdiği insanın çirkin davranışlarını kontrol edemez hale gelir. Her çeşit mutluluğun o kişi ile birlikte olacağı zehabına kapılır. O zaman sevginin verdiği heyecanla, onu kaybetmenin vereceği üzüntü birbirine karışır.

Doktorlar,  insan vücudu için faydalı olan bir maddenin, aşırı dozda alındığı zaman gıda zehirlenmesine yol açtığını söylemektedirler. Tıpkı bunun gibi,   aşırı derecede seven kişi, aynı duyarlılıkla mukabele edilmesini bekler. Bu durum, karşılık vermeyen kişiyi de rahatsız eder.  İki zıt anlayışın sonunda, öfke çatışmasından doğan bir sevgi zehirlemesi meydana gelir ki bu da kişileri tehlikeli sonuçlara götürebilir. Sevginin zehir haline gelmemesi için onun ölçüsünü veren hadis-i şerif şöyledir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) 'ın şöyle söylediğini işittim: "Dostunu severken ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da buğzunu ölçülü yap, günün birinde dostun olabilir."   Tirmizî, Bir

Bu hadis, bazı rivayetlerde Resulullah (s.a.v.)’ın, bazı rivayetlerde de Hz. Ali (r.a.)nın sözü olarak rivayet edilmiştir. Çıkış noktası ne olursa olsun, bizim için sevgi ve nefretin ölçüsünü beyan etmektedir. Ölçülü olmak, hassas ve düşünceli olmak demektir. Yani kişi arzu endişe ve davranışlarını kontrol etme hususunda, nefsine hâkim olmalıdır. Bir sözü söylerken veya bir işi yaparken, onun getireceği neticeleri de hesaba katmalıdır. Yani neyi, nerede, nasıl söylemesi gerektiğini bilerek hareket etmeli, kendisini öfkeye kaptırmamalı, ihtiras ve arzularının esiri de olmamalıdır. Her konuda ölçülü davranmayı prensip haline getirmelidir. Çünkü bizim dinimiz yeme içmeden, ibadete varıncaya kadar, her konuda aşırılıktan kaçınmayı emretmiş, ifrat ve tefriti yasaklamıştır. Bu durum bir ağacın tutulması gibidir. Ağacın bir ucundan tutulduğu takdirde, diğer ucu ağır basacaktır. Ama ortasından tutulduğu takdirde, denge sağlanmış olacaktır. Yüce Rabbimiz kâinatı yarattığı zaman sayısız gezegenleri yerleştirmiş ama takdir buyurduğu ölçü ve denge sayesinde biri diğerine engel olmamakta, hepsi de görevini en güzel şekilde icra etmektedir. Şeytan insanı iki yoldan biri ile aldatmaya çalışır. Bunların biri aşırılık, diğeri de gevşekliktir. İkisinin neticesi de insanı aynı tehlikeye götürür.  Her hareketinde olduğu gibi, kişi sevgi ve nefretinde de itidalli olmalıdır. Yani sevdiği bir kimse için sevgide aşırı gitmemeli nefret ettiği kimseden de mümkün ise tamamen irtibatı kesmemelidir.

 

Ali KARA

Emekli Müftü

 




Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.