İlimde rekabet!..

Hasan Mustafa Arslan
26.8.2017

Önceki gün Ankara Çukurambar’da sevgili Efe Mısırlı ile uzun bir aradan sonra, Safi Mengen Lokantası'nın harika tencere yemeklerinden yerken uzun bir sohbet fırsatı yakaladık. Bu arada ustanın karışık kompostosunun alıp götüren o lezzetini tavsiye etmeden geçmeyeceğim.

Sohbetin bir kısmının konusu “tahammülsüzlük” üzerine oldu.

Özellikle İslami duyarlılığı olan kesimlerde eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü siz de fark ediyorsunuzdur.

Gerekçesi için farklı şeyler ileri sürülebilirse de kanaatimce; rönesanstan sonra temelleri atılarak materyalist felsefeye hizmet eden bilim metodunun geliştirdiği yoğun mahalle baskısı altında, Müslümanların iç eleştiri yapma reflekslerini kaybetmiş olduğunu tespit etmek gerekiyor...

Alnı secdeye giden kesimde “Kol kırılır, yen içinde kalır!” yaklaşımı hakîm.

Bir yere kadar mazur görülebilecek bu yaklaşımın, geniş fotoğrafa bakıldığında nasıl bir körlük oluşturduğunu anlayabildiğimizi sanmıyorum!

Alnı secdeye gidenlerin birbirini eleştirmesinin önünde ilginç bir bariyer var!

Dışardan bakanların, aslında kendi içinde önemli ayrılıkları taşıyan bu camiaları tek blok gibi görüyor olması da ayrı bir sorun...

Kimse kimsenin hatasını ortaya çıkartmazsa daha güçlü ve tek vücut olunacağı varsayılıyor.

Bu konu aslında içerde sağlıklı olarak tartışılmamış. Oysa ki mutlaka tartışılması gereken, farklı argümanların ileri sürülebileceği kritik bir konu...

Diğer tarafta aynı çuvalın içindeki farklı yapıların birbirini motive etmek yerine her birinin diğerlerini baltalamasının, hatta tekfir etmesinin moralleri bozduğuda ortada...

Tam da bu gerekçeye yaslanarak iyi niyetleri tartışılmayacak birileri, aynı kulvarda yürüdüğünü düşündükleri farklı isimlerin birbirlerini eleştirmesini kabullenemiyor.

“Zaten şurada kaç kişiyiz ki birbirimizin kuyusunu kazıyoruz” diyorlar...

Böyle söyleyenler, aslında rakipleri karşısında tek vücut olamamaktan şikayetçiler.

.................

Gerçekten böyle midir!..

Birbirine yakın duran farklı kişi ve guruplar, açıktan birbirlerini eleştirmeden ilim sahasında ilerleme sağlanabilir mi?

Bu noktada sevgili Efe’nin şu tespitleri çok yerinde; “Tüm cemaatler, gruplar, ilim insanları çalışmalı ve ortaya kendi eserlerini çıkarmalı. Samimi eleştirilerle de bu çalışmalarını geliştirmeli. Sonunda diğerleri, içlerinden kıskana kıskana keşke bu çalışmayı biz yapabilseydik diyebilmeli... Çay kahve içerek bilimde kardeşliği tesis etmek mümkün değildir. Önemli olan metotta birleşmektir. Metot konusu, gerekirse bir ömür verilebilecek kadar önemlidir...”

Allah Resulünün de “İlim ve hikmet gıpta edilecek iki şeydir” demesi boşuna değildir.

Çağdaşlarına ve sonrakilere ikram olduğu bildirildiği halde,[1] Resulün ve onun vasıtasıyla mirasçısı olunan elimizdeki kitabın, bugün Müslümanlara böylesi bir üstünlüğü sağlayamaması dikkat edilmesi gereken temel bir konudur. Gerçekten de günümüzde yaratıcısının kitabına sırt çevirmiş görüntüsüyle İslam uleması ve Müslümanlar büyük bir vebali de sırtlanmış olmaktalar.

Hal böyleyken Müslümanların, kaotik sorunların aşılmasının engeli olarak ulemanın birbirini eleştirmesini görmeleri doğru bir tespit olabilir mi! Yoksa bu indirgemeci tutum, gerçekten sorunun büyüklüğünü görememekten mi kaynaklanıyor?

Keşke ortak bir metot üzerinde tüm ulema birbirini akılla ve bilgiyle kıyasıya eleştirebilme zemini bulabilselerdi...

Ancak bu olamıyor!

Belli bir kitleye hitap eden isimler, işi bu kitleyi konsolide etmeye vardırdıklarında sarpa sarılıyor. Metot ortadan kalkıyor. Yerini, cemaat havuzunun ayakta tutulması önceliği alıyor. Yanlıştan geri dönme erdemi terkedilip yanlışların etrafına cemaat duvarları örülüyor.

Sorgulamanın ve eleştirel yaklaşımların baskılaması karşısında, takipçilerde bilgi yerine önderlerinin etrafında kümeleniyor...

Araştırmaya, öğrenmeye, sorgulamaya açık olmadan ve bir metoda sahip olunmadan çıkılan yolda, bu kez kullanılmaya müsait topluluklar gelişiyor. Herkes kendi geliştirdiği kutsalına hizmet etmeye başlıyor. Böyle olunca da MI5 ve MI6’ların, MOSSAD’ın, CIA’nın, KGB’nin ya da diğer iç istihbarat sistemlerinin kucağına bir anda düşülüyor. Gerisi malum...

....................

Yaşanılan her dönemde diğer topluluklar üzerine şahit olması[2] gereken İslam ve onu hakkıyla temsil edecek Müslümanların birbirinin altını oyan kitlelere dönüşmemesi için hangi önlemler alınmalı!

“Tahammül” burada kritik öneme sahip bir kavram. Bu hasletin ancak, kitap ve hikmet metodu[3] ile sabrı[4] bütünleştirebilenlerin elinde anlam ifade edebileceği açık. Bu yolda eleştirmemek ve eleştirilmemek söz konusu dahi olamaz. Aksi halde gelişmenin ve doğru bilginin ortaya konmasının önü tıkanmış olur.

Ayetle bildirilen bilenler topluluğunun[5] önemi tam da burada karşımıza çıkmaktadır.

Bir düşünün!.. Aynı şeyi tekrar edenler ne derecede bilenler topluluğu sayılabilir!

Eğer farklı yaklaşımların ortaya konmasının önü tıkanırsa (ki maalesef bu böyle ola gelmektedir), doğru olarak ortaya konmuş olan sonuçlar hep bir şüphe içerecek ve farklı gruplaşmaların alt yapısını oluşturacaktır. Doğru bilginin delilleri ile ortaya konulmasından sonra ona yanaşmamak ayrı bir mevzudur...

Doğruya ulaşma sürecinde ise kişisellikten uzak olarak şüphe ve aklı selim önemli bir motivasyondur. İslami konularda da metodik olarak bir tek şeyi hariç tutarak her şeyden şüphe etmek esas olabilmelidir. O bir tek şey de şüphesiz Kur’an’dır.

“Çünkü o, kesin gerçektir.”[6]

 

Hasan Mustafa Arslan

 

[1] Enbiya 21/107

[2] Bakara 2/143

[3] Bakara 2/151

[4] Bakara 2/153

[5] Fussilet 41/3

[6] Hakka 69/51




YAZARIN DİĞER YAZILARI
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.